TONYUKUK'a gelen yazılar... ve
TONYUKUK'un karşılıkları...
TEMMUZ-2004
(Yazılar geliş târîhlerine göre sıralanmışlardır.)
06.07.2004
Çok güzel bir site inceledim ve
beğendim. Türk olarak çok övünç duydum.
Sizden bir isteğim olacak. Siteye baktım,
güzel kız çocuğu isimleri var ama ben çift isim olsun isterim. Bana tavsiye
edebileceğiniz isimler varsa yardımcı olursanız sevinirim. Mesela Banu Begüm
gibi olur veya tek de olabilir.
Hasan Yaşar
* * *
31.07.2004
Azîzim Hasan Beğ,
Otağımız hakkındaki beğeniniz bize güç vermiştir.
Otağımızda yayınlanan adlardan bir veyâ ikisini kendinizin beğenerek
seçmenizi daha doğru bulmaktayız. Seçeceğiniz adlar hakkında bâzı tereddüt veyâ
sorularınız olursa lûtfen bize yazınız.
Beklediğiniz bebeğin, anasına, babasına, ülkesine ve Türk Bodunu’na
kutlu, hayırlı ve uğurlu olması dileğimiz alkışımızdır, yakarışımızdır.
Tonyukuk
10.07.2004
Tonyukuk Beğ,
Sanırım son zamanlarda sizi sorularımla
sıkmaya başladım. Lütfen kusuruma bakmamanızı ve aşağıda soracağım soruları
yanıtlamanızı istirham ediyorum.
1) Sizin çok doğru tabirinizle,
Türkçülüğün besmelesi olan büyük yol göstericimiz Atsız Ata'nın bir şiirinde
geçen
“Görüyorsun nice hayvan yığını
Ki yapar sadece hayvanlığını
Fakat onlar bile kendince yine
Tükürürler Kadeş'in itlerine...”
mısralarında sözü
geçen “Kadeş'in İtleri” ne demektir? Bu söz ile ne kastedilmektedir?
2) Hayatım boyunca okumuş olduğum en
iyi roman olarak Atsız Ata'nın “Ruh Adam”ını kabûl ediyorum. “Ruh Adam” ı her
okuyuşumda yeni ayrıntılar keşfediyorum. Bilindiği üzere bu romanda her olay ve
her kişi Atsız'ın gerçek yaşantısındaki bir unsuru simgelemektedir. Selim
Pusat'ın Atsız'ın kendisi, Osman Fişer'in “Osman Reşer”, kralcılığın
Türkçülük-Turancılık olması gibi... Yalnız romanda bahsi geçen “Prenses Leyla”
nın ve “Güntülü” nün sırrını çözebilmiş değilim. Prenses Leyla ve Güntülü, bu
romanda kimi ya da neyi simgelemektedir? Bu konuda Atsız'ın yakınında bulunmuş
bir kişi olarak bir bilginiz varsa ve benimle paylaşırsanız bahtiyar olurum.
Fakat bu soru eğer Atsız Ata'nın kişisel yaşantısını irdelemeyi gerektiriyorsa
yanıtlamamanızı da anlayışla karşılar ve bu soru için sizden özür dilerim.
Saygılarımla..
Türk Şad
* * *
31.07.2004
Azîzim Türkşad Beğ,
Sorularınızla, bize sıkıntı verdiğiniz zehâbınız yanlıştır.
Bütün okurlarımızın sorduklarına bildiğimiz
nisbette karşılık vermek şiârımızdır.
1)Bir târihte Deniz Yolları’nın Marakas, Sus ve Kadeş adlı
üç uzun yol yolcu gemisi var idi. 1950 yılında
Deniz Yolları filosuna iki de “Şehir Hatları” gemisi
eklendi. Bu gemilerin adları da Ülev ve Suvat idi.
1950-1952 yıllarında çıkan Orkun dergisinin 50nci sayısında
bu gemi adları dile getirilmiş, bu adların
ne demek olduğu sorgulanmıştı. Yine Orkun’un 18 Ocak 1952
târihli 68inci ve son sayısında da bu
adlardan “Kadeş”in Yahudice bir kelime olduğu ve Tevrat’ın
birkaç yerinde geçtiği açıklanmıştı.
1962 yılına gelindiğinde Marakas’ın ve Sus’un âkibetlerinin
ne olduklarını hatırlayamıyoruz. Ancak o yıl,
Ülev ve Suvat adlı gemilerle birlikte, bunlara kıyasla çok
daha yaşlı olan Kadeş, hizmet içi idiler.
1962 yılının Mart ayının ortalarına doğru, 18 Mart târîhinde
Çanakkale şehitliklerini ziyâreti
amaçladıklarını bildiren zamânın üniversitelilerine (sanırım
9 günlüğüne) bu Kadeş vapuru tahsîs edildi.
Bu 9 gün şöyle kullanılacaktı: 2 gün Istanbul’dan
Çanakkale’ye gidiş, 5 gün şehitlik ziyâretleri ve 2 gün
de dönüş...
Fakat bu ziyâret seyâhati tam bir fiyasko ile sonuçlandı.
Seyâhat süresinde vapurda yaşanan rezâletler
ve kepâzelikler ayyûka çıktı. (Bk.: Millî Yol Dergisi, 30
Mart 1962, 10. Sayı, Sh.: 8, 9, 10, 11,12)
. . .
Bu olaydan yaklaşık 22 ay sonra Ötüken Dergisi’nin 15 Şubat
1964 târihli 2nci sayısında Atsız’ın Kömen
adlı şiiri ilk defâ yayınlandı. Şiirin “Kömen” adının
yanında bir ( * ) işâreti, sahifenin altında da bu
yıldızın açıklaması vardı. “( * ) Uzun bir destan
manzûmesinin başlangıcı.”. Buradan anlaşılan odur ki Ata,
uzun bir destanı manzûme hâline koymayı tasarlamıştır ve bu
manzûmenin (yazılmamış, yazılması
düşünülen) bir devâmı vardır, devâm edecektir.
Kömen’in birkaç beytini buraya kaydedelim:
Hiç düşündün mü niçindir yaşamak?
Bir görev yapmak_içindir yaşamak.
Er kişiysen görevin neyse başar.
Zevke eğlenceye hayvan da koşar.
Görüyorsun nice hayvan yığını
Ki yapar sâdece hayvanlığını.
Fakat_onlar bile kendince yine
Tükürürler Kadeş’in. itlerine.
Belli ki bu manzûm destân tasarısı uzun zamandan beri
Ata’nın gündemindedir ve belki de onun başlangıcı
olan Kömen’in ilk mısra’ları Kadeş rezâletinin nefretle
konuşulduğu 1962 yılının Mart ayını tâkîb eden
günlerde yazılmıştır:
“Görüyorsun ki nice hayvan yığını sâdece hayvanlığını yapar.
Fakat onlar bile, (hayvan olmalarına rağmen)
kendilerince yine de Kadeş’in itlerine (itlerinin yüzüne)
tükürürler...”
2)Rûh Adam’da adı geçen Prenses Leylâ’nın Osmanlı
hânedanının en güzel prensesi “Prenses Hânzâde
Sultan” olduğunu büyük bir yüzdelikle tahmîn edebiliyoruz.
Güntülü’ye gelince... Güntülü yine
tahmînimize göre Bedriye Hocahanım’ın kız lisesi hocalığı
döneminde talebesidir. Ata, Rûh Adam’ı 47-48
yaşlarında, yâni 1952-1953 yıllarında yazmaya başlamıştır.
Rûh Adam’ın neşir târîhi yanılmıyor isek
1973 yılıdır...
* * *
Bilgi olarak şunu da ilâve etmeyi uygun görüyoruz: Altan
Deliorman’ın “Rûh Adam’daki Gerçek
Kahramanlar” adlı bir araştırma dizisi, hâlen neşredilmekte
olan Orkun Dergisi’nin;
Ağustos 1999 târihli, 18. sayısında,
Eylül 1999 târihli, 19. sayısında,
Ekim 1999 târihli, 20. sayısında,
Kasım 1999 târihli, 21. sayısında,
Aralık 1999 târihli, 22. sayısında tefrika edilmiştir.
Bilgilerinizi ricâ eder, biz de size saygılar sunarız.
Tonyukuk
12.07.2004
Selamlar,
Ben S.Cem Dönmez. Sitenizi tesadüfen
buldum. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Ben aslen ana tarafından Karaman, Baba
tarafından Karatekeli yörüğüm. Benim merâkım Türk okçuluğu. Atalarımız dünyanın
en iyi okçularıymış ama bizde şu an eski yay ve ok yapımıyla ilgilenen yok.
Fakat elin yabancısı bunu bizden almış bize satıyor. Ben bu eski sanatı yapmak,
yay yapmak istiyorum. Bunun için epey bilgi sahibi oldum sayılır. Sizden
isteğim bu işle uğraşanlar varsa görüşmektir.
Benim hanımımın ismi Ansın, eski Türk isimlerindenmiş. Acaba
anlamını biliyor musunuz?
Hayırlı çalışmalar dilerim.
S. Cem Dönmez
* * *
Azîzim Cem Beğ,
Otağımıza gerek eski Türk sporları ve
gerekse okçuluk ile ilgili yeni bilgiler koyacağımızı bildirmek isteriz. Bir
Macar’ın, yay ve ok i’mâl ederek, kurduğu bir yayın aracılığı ile sattığını
istihbâr ettik ise de bu yayının kavşıtını bilemediğimizden işin aslını
maalesef öğrenemedik. Sanıyoruz ki bu imalât serî olmalıdır. Serî olarak
yapılan yaydan (hattâ oktan) gelecek hayrı Tanrı bilir.
Hanımınızın adının eski olduğunu
sanmıyoruz. Anlam olarak muhtemelen “Anmak” fiilinin üçüncü şahıs buyruk kipi
olmalıdır.
Biz de sizin çalışmalarınızın hayra
vesîle olmasını dileriz.
Tonyukuk
12.07.2004
Azizim,
Okuyucu mektupları köşenizde
bahsettiğiniz Kuteybe zalimi hakkında detaylı bilgiye ulaşmam için kaynak tavsiye
ederseniz sevinirim.
Bu arada “göğsümde mahşer” ismini
verdiğim şiir kitabımı yayımladım. Dava şiirlerini satmama prensibim sonucu bu
şiirleri kitabıma almadım. Ancak altına adım yazılması suretiyle benden
izinli-izinsiz her yerde yayınlanabilirler, ve bu beni sevindirir. Takdir
edersiniz ki dilin topuzunu kaçırdığımız hicivlerimizi de kitabımıza almadık.
Bu vesileyle şiir kitabımı size takdim etmek isterim. Dava şiirlerim sözümün
kastındaki şiirleri internet yoluyla size en kısa zamanda ulaştıracağım.
Bilge vezirimizin ismiyle açtığınız
sitenizde görüyoruz ki okuyucularımız sizden taleplerde bulunuyor ve mümkün
mertebe bu talepleri gerçekleştiriyorsunuz. Benim Kuteybe hakkında ki kaynak
göstermekliğiniz dışında kitabıma dahlettiğim bir kaç şiirimle ilgili
yorumlarınızı da rica edeceğim.
Muallim Naci’nin baş ucu eserim
saydığım Osmanlı Şairleri kitabı bana Süruri’yi çok sevdirdi. Bu dahi
şairimizin zaman düşürme konusundaki üstadane sözleri beni çok etkiledi. 7
yaşından beri Kuranı
Kerim okuyabilmeme rağmen (ki Kuran
Arapçası’nı da yazıyorum diyemem) Arap harfleriyle yazamıyorum. Bu noktada
aklıma gelen belki de komik bir fikir var. acaba bilginiz dahilinde ebcedi
Türkçeleştirme çabası hiç oldu mu? Yahut olması konusunda ki düşünceleriniz ne
olur?
Mesela “elif”e karşılık olarak E desek “ayın”a
karşılık olarak A desek ve onların şu an aklımda olmayan sayısal değerlerini
kullansak sizce nasıl olur?
Bu konuda ilk vakitte çalışmayı
düşündüğümü de belirterek görüşünüze başvuruyorum.
Protokol caridir.
Tanrı Türk’ü korusun...
Afşın
* * *
SESLİ DÜŞÜNCELERİM
Ne 'Yolların sonu' bu, ne de 'Kubbe-i
hadra'
Sabrım demir parmaklık, öfkem alet-i
katra
Karanlık gölgelese, zaman çekse
perdeler
Bütün sözlerin bugün inan ki ezberdeler
Bütün kırmızı güller hatırlatan bir
tuzak
Unutmak mı? İhtimal... fakat bir hayli
uzak
İçimde yanar kandil söyle nereye assam
Unutmayı unutmuş ruhumu çizen ressam
Mahremsen el uzatmak günah değil
mahreme
Sensiz bu mahkumiyet aksetmiş mi
çehreme?
Gerçeğin yıkılışı, hayalin bitişisin
Ben bir milleti sevdim, sen yalnız bir
kişisin
LEYLA VE MECNUN
Bir yanıma sehpa kur, bir yanıma
çiçekler
Gözlerime kazısın üçler senin resmini!
Yedi kere gelmişler, kırk kere
gidecekler
Kahretsin beni eğer unutursam ismini
Hangi ağacın sende doksan dokuz rengi
var
Yüz on dört kez vuruldu umudum senedime
Otuz iki gerçeğin BİR ayrı ahengi var
İsmi rahmana secde, salavat efendime
* * *
31.07.2004
Azîzim Afşın Beğ,
Kuteybe ilgili olarak baş vurabileceğiniz özlü kaynaklar şunlardır:
1)İslâm Ansiklopedisi, 6ncı Cilt, Sh.: 1051, 1052, 1053;
Kuteybe maddesi ve ardındaki kitâbîyât...
2)Araplar’ın Türkistan’a Girişi, Prof. Dr. Zekeriyâ Kitapçı,
Türk Dünyâsı Araştırmaları Vakfı yayını...
Azîzim,
Muallim Nâcî’nin Osmanlı Şâirleri kitabı vâsıtasıyla
sevdiğiniz, belki de hayranlık duyduğunuz Sürûrî
müthiş ve buyurduğunuz gibi bir dâhî şâirdir. Bu konuyu
açarak, üstâdı Otağ’ımıza konuk etme fırsatını
verdiğiniz için size ne kadar teşekkür etsek azdır.
Sürûrî, 11 Şubat 1751’de Adana’da doğmuş, 2 Şubat 1814’te
Istanbul’da vefât etmiş ve Edirnekapısı
dışında çağdaşı olan Sünbül-zâde Vehbî’nin yanına
gömülmüştür. Adı O’smân olup Hâfız Mûsâ adlı bir
zâtın oğludur. 20 ilâ 26 yaşları arasında söylediği
şiirlerinde Hüznî, sonraki şiirlerinde ise Sürûrî
mahlasını kullanmıştır. “Hezelîyât-ı Sürûrî” adıyla basılmış
olan bir kitapta çağdaşı Şâir Mürekkebçi
Havâyî’nin şiirleri
Sürûrî’nin şiirlerine karışmış, üstâdın hicvîyât ve hezelîyât alanında
üçüncü bir
mahlas olarak Havâyî mahlasını kullandığı zehâbını
uyandırmıştır.
Burada onun şiirlerinden derlediğimiz küçücük bir buketi hem
size ve hem de diğer okuyucularımıza,
konuklarımıza sunalım.
Gazel
Seyr_idin dilber-i
nâzük-terin_İslambol’un
Oturan. anlar_imiş zîverin_İslambol’un
Zînetin mi idelim şimdi sana
vasf-ı beyân
Yohsa hûbân-ı perî-peykerin_İslambol’un
Bâzı kâfir ki olur münkir-i
gılmân-ı cinân
Görse îmâna gelür
dilberin_İslambol’un
Dilberi var ki anın vaslına
kıymet. olmaz
Cem’ kılsan heme sîm ü
zerin_İslambol’un
Ekserî mâlik olan kimse nisâb-ı
hünere
Ka’be-veş kıldı ziyâret
derin_İslambol’un
Dergeh-i Behcet Efendî’ye
Sürûrî yürü var
Tuhfe it medh-i neşât-âverin_İslambol’un
...
Hattât Mehmed Es'ad Yesârî Efendi’nin (Ölüm târîhi: 19 Aralık 1798)
vefâtına târîh:
Hattât-ı hoş-nüvîs Yesârî Efendi'nin
Fevtiyle giydi hâme-i terceme-i siyâh
Târîhi harf-i mu'ceme ta'lîk_edüb dedim
Ceffelkalem Yesâri-i Hattât gitdi âh
Hicrî 1193
...
Yan Mollâ’nın vefâtına târîh:
Harâret kalbi
istîa’b_ider fikretse târîhin
Serâpâ a’şk_ile
sûzân_iken mahvoldı Yan Mollâ
Hicrî 1211
...
Esrâr
Dede’nin vefâtına târîh:
Şöyle keşfeyledi
târîhini erbâb-ı nefes
Hayflar göz
yumup_Esrâr Dede sırroldu
Hicrî 1211
...
Çeşmîzâde’nin
vefâtına târîh:
Mevt_ile
dûr_oldı gözden. âh Çeşmîzâde âh
Hicrî 1211
...
Mesleği
şerbetçilik olan Şerbetçi Emîn’in vefâtına târîh:
İçdi Şerbetçi
Emîn. cür’a-i ke’s-i mevti
...
Mesleği
dilencilik olan Kel Memiş’in vefâtına târîh:
Kel Memiş
gelmemişe döndi cihâne sad hayf
Hicrî 1191
...
Kedisinin
ölümüne târîh:
Fârenin hasretinden_öldi
kedi
Hicrî 1213
...
Azîzim Afşın
Beğ,
Bildiğiniz gibi
Sürûrî, Hüsn ü A’şk şâiri Şeyh Gâlib (1757-1798) ile de çağdaştır. Sürûrî ile,
sâdece
“Bir şûlesi var ki şem’-i cânın
Fânûsuna sığmaz_âsumânın”
beyti bile bir
dîvân heybetindeki Şeyh Gâlib’in yıldızlarının pek barışık olduğu söylenemez.
Buna rağmen Sürûrî, Gâlib’in vefâtında fevkalâde müteessir olmuştur. Onun
vefâtına düşürdüğü târîh, bu teessürün eseridir.
Çarh-ı kec-rev galata düştü yine
Kıydı ehl-i dile âh_ol bed-hû
Cevr-i devr_ ile hamûş_oldu dirîğ
Galata Şeyhi gibi nâdire-gû
Gâlib-i mutlak_olurdu sözde
Etse merdân-ı sühân_ ana gulû
Kıldı eflâke edib rûhu urûc
Şeb-i Mi'râc'da azm-i mînû
Mislini zîr-i felekde bulamaz
Etmesin yok yere devran tek_ü pû
Çille-i ahde çekildi gitti
Erbai’n_içre o merd-i nîkû
Hüzn_ile yazdı Sürûrî târîh
Geçdi Gâlib Dede candan yâhû
...
Değişik olmaklığından ötürü biz de
üstâdın rûhuna bir kıt’a-i târîhimizi tuhfe edelim:
İnsin değil bu kitle-i i’lmin vefâtıdır
Nûriyle sanki gubbe-i cennet şafakladı
Kabrinde müsterîh_uyu ey muhterem hoca
Cevher bölündü nısfa Kemâl_erdi rabbına
Hicrî 1409
...
Sürûrî’nin, Türkçe yemek (aş), yemek, demek,
Farsça nemek (Tuz, mecâzen tat), Arapça semek (balık) kelimeleri ile tek bir
mısra’ içinde yapmış olduğu edebî oyunu buraya kaydederek konuyu kapayalım:
“Yemek yemek ne demek bî-nemek.
olursa semek”
Azîzim Afşın Beğ,
43 yıl önce “Ebced” ile ilgili kayda aldığımız satır başlarını
buraya yazmakla, belki ebcedi merâk eden gençlerimize bir yol göstermiş oluruz.
Ma’lûmunuzdur ki ebced, Arap elifbâsındaki 28 harfi kolay bellemek
için düzenlenmiş olan 8 uydurma kelimenin ilkinin adıdır.
Bu 8 adet uydurma kelime sırasıyla, ebced, hevvez, huttî, kelemen,
sa’fez, karaşet, sehaz ve zazıg kelimeleridir. Bu sıralamaya “tertîb-i ebced”
denir.
Türk’lerde tertîb-i ebcedi ezber bilene, bu tertîbin uğur
getireceğine inanılır.
Bu kelimeleri oluşturan harflerin her birinin bir rakam değeri
bulunur. Bu değerlerle yapılan hesâba “Ebced Hesâbı” denir.
Ebced hesâbı, Arap i’câdı olup Arapça adı hesâb-ı cemel’ (deve
hesâbı) dir.
Bir nazmda, bir nesrde, bir terkîb-i izâfette, bir terkîb-i vasfîde
veyâ bir kelimede münâsip harfler yanyana getirilerek doğum, ölüm, düğün,
sünnet, evlenme, kitap bitimi, savaş, fetih, yapı, çeşme yapımı, köprü yapımı,
ca’mî yapımı, yapılarda yapılan ta’dîlât ve ta’mîrâtlar için, bu işlerin
yapıldığı yılları gösteren târîhler düşürülür ki buna kısaca “târîh düşürme”
adı verilir.
Beyt
Vasf-ı terkîbî denirken “Hûb-nihâd” terkîbine
“Sohbet-i yârân” terkîb-i
izâfetdir hocam
Kemâl
*
Türk’lerde târîhin manzûm olarak düşürülmesi yaygındır.
Târîh, çoğunlukla nazm şekillerinden kıt’a veyâ kıt’a-i kebîse ile
söylenir. Bilindiği gibi kıt’a, arûz vezniyle ve a, b, c, b uyak düzeninde,
kıt’a-i kebîse ise yine arûz vezniyle ve a, b, c, b, d, b uyak düzenindedir.
Yukarıdaki bizim Banguoğlu’nun vefâtına düşürdüğümüz târîh buna misâldir. Eğer
kıt’a veyâ dört beyte kadar olan kıt’a-i kebîse a, a, b, a veyâ a, a, b, a, c,
a düzeni ile uyaklanmışsa bunlara “Nazm” adı veriliyor. Nazm’ın beş ilâ onbeş
beyitlisi de Gazel oluyor.
Târîhin gazel tarzıyla da düşürüldüğü vâki’dir. Yukarıdaki
Sürûrî’nin Şeyh Gâlib’in vefâtına düşürdüğü târîh böyledir.
Târîh bütün nazm şekillerinin son beytinin ikinci mısra’ında
düşürülür. Bu beyt’in birinci mısra’ında ise şâir, düşürdüğü târîhin cinsini,
varsa tâmîyesini söyler. Eğer târih bir gazelin son beytinde ise, bunların yanı
sıra şâir, beytin birinci mısra’ında mahlasını da bildirmek durumundadır. Kıt’a
şeklinde düşürülen târîhlerde şâirin son beyt içinde mahlasını bildirme
mecbûriyeti yoktur. Buna rağmen şâir son beytde bunun aksini yaparsa, bu
yadırganmaz.
Düşürülen târîhin cinsi şu demektir:
Târîh üç türlü düşürülür:
1)Târîh-i tâm (tam târih)... Bu türde son mısra’daki bütün harflerin
rakam değerleri toplanır.
2)Târîh-i mücevher, târîh-i cevher, târîh-i mu’cem, târîh-i
mu’ceme... Bu türde son mısra’daki noktalı harflerin rakam değerleri toplanır.
3)Târîh-i mühmel... Bu türde son mısra’daki noktasız harflerin rakam
değerleri toplanır.
Ayrıca son mısra’ içinde söylenen tek bir kelime ile de târih
düşürülebilir. Mesela Banguoğlu’nun vefâtı ile ilgili olarak şu târih mısra’ı
da münâsip olur:
Cevher-i “gâyet”_ile
zorladı bâb-ı mevti... Hicrî 1409
(Gâyet kelimesi içindeki noktalı harflerin değeriyle ölüm kapısını
zorladı, ki o değer 1409’dur)
Mehmed A’kif’in asıl adı Mehmed Ragiyf’dir. Rı, gayın, ye ve fe
harfleri ile yazılan “Ragiyf” Arapça, yufka, pide anlamındadır. Kelimenin ebced
hesâbıyla değeri 1290’dır. Bu sayı Mehmed A’kif’in Hicrî doğum yılıdır ve bu ad
A’kif’e babası tarafından verilmiştir. Ragiyf gibi söylenmesi güç ve pek de
bilinmeyen bu kelimeyi mahalle halkı pek kısa bir sürede a’kif’e tebdîl
eylemiştir.
Ebced’deki sıralama aşağıdaki cetvelde gösterilmiştir:

Aşağıdaki cetvelde ise noktasız ve noktalı harfler gösterilmiştir:

Bu cetvelde görüldüğü gibi 10 sayısının karşılığı olan ye harfi
kullanıldığı kelimedeki durumuna göre değer alır. Meselâ ye, sağır nun, ye
harfleri ile yazılan yeni kelimesinin ebced hesâbı değeri, tam olarak 40,
mühmel olarak 30, cevher olarak ise 10; ye, dal, ye harfleri ile yazılan yedi
kelimesinin ebced hesâbı değeri, tam olarak 24, mühmel olarak 14, cevher olarak
ise 10 dur.
Tâmîye, son mısra’da söylenen târih sayısının, amaçlanan sayıdan
eksik veyâ ziyâde olması hâlinde kullanılır ve aradaki farkı gidermeye yarar.
Tâmîye de yukarıda belirttiğimiz gibi târih beytinin birinci mısra’ında
yazılır. Diyelim ki târih mısra’ındaki târih, tam târihtir ve eksik sayı
kırk’tır. Bunu anlatmak için şâir, bir önceki mısra’da okuyucuyu, “Girdi kırk”
veyâ “Yel girip” kelimeleriyle uyarır. Girdi kırk, târîh mısra’ındaki
rakamların toplamına 40 ekleyiniz, Yel girip, târîh mısra’ındaki rakamların
toplamına ye harfinin değeri olan 10 sayısı ile lâm harfinin değeri olan 30
sayısını, yânî 40’ı ekleyiniz demektir. Eklenecek ya da çıkarılacak sayı, eğer “girdi
kırk gibi” rakamla belirtilmiyor da bir kelimenin harf değerlerinin toplamıyla “yel
girip gibi” gerçekleşiyor ise, o zaman seçilecek kelimenin hurufâtı, cevher
târîh için tamâmen noktalı, mühmel târîh için kâmilen noktasız harflerden
oluşmalıdır. Diyelim ki bir mücevher târih mısra’ında eksik ya da ziyâde sayı
53’tür ve bu miktar rakamla değil de harf değerleri ile telâfî edilmek
düşünülmektedir. Burada şâir bu miktâr için “Cinn” kelimesini seçip durumu “girdi
cinn”, “çıkdı cinn” gibi belirtirse doğru bir tercîh yapmış olur.
İçindeki harflerden biri şeddeli olan kelimelerde şeddeli harf tek
kabûl edilerek rakam değeri de bir defâ kullanılır. Meselâ ayın ve dal
harflerinin ebced değeri 74’dür. Bu harflerle yazılan a’dd kelimesinde dal
harfi şeddeli olması kelimenin ebced değerini değişmez.
Azîzim Afşın Beğ,
Ebced öyle bir klasiktir ki bizce onun tozunu almak bile
klasikliğine halel getirir. Bu i’lmi başka alfabelere uygulamak mümkün olsa
bile doğru olmaz. Bırakalım o eriştiği zirvede, ziyâretçisi olsa da olmasa da
duradursun, oturadursun. O’nun, a’şıklarından, kullanıcılarından tek bir dileği
vardır: “Benimle taçlandıracağınız şiirlerinizde kullanacağınız dilin
kelimelerini ne olur, doğru sarf ediniz, nahv ediniz.” Bizim ebcedle ilgili
olarak vardığımız en mühimm sonuç budur.
Gönderdiğiniz şiirlerden ikisini yukarıda neşrettik. Yenilerini de
bekliyoruz.
Dâimâ cârîdir.
Tanrı Türk’ü korusun.
Tonyukuk
14.07.2004
Bugün Orta Asya’mızın hali içler acısıdır. Kırgızistan’da 1 milyonu askın
Rus yaşamakta olup kendi dinlerinin misyonerliğini yapmakta ve muvaffak
olmaktadırlar. Kazakistan’da 7 milyon Rus’a karşılık 6.5 milyon kazak yasamakta
ve 1 milyonu aşkın Hıristiyanlığı kabul etmiş Kazak Türk’ü bulunmakta. Kırgızistan’da bu
Hıristiyanlaşmış Türk’lerin sayısı 600.000.
Özbekistan’ın Buhara ve Semerkand
gibi manevi kültür sahibi köklü şehirleri olduğu için Misyonerlik
faaliyetleri tutmamakla birlikte nerde ise camiye gitmek terörizmle bir
tutuluyor. Türkmenistan’da ve Azerbaycan’da ise resmen olmasa
da fiili olarak Ruslar hüküm sürüyor. [Tabii bu durum diğer Orta Asya
Cumhuriyetleri için de geçerli.] Peki biz bunları duyup da ne yapabiliyoruz
ağıt tutmaktan başka? Örgütlenip karşılık verebiliyor muyuz?
Burakhan
Aslan
* * *
14.07.2004
İsrail'in, kontrolü altında
tutmayı hedeflediği Orta Asya'da İslami akımların güçlenmesinden çok çekindiği
de açıkça görülmektedir. Bunun bir sonucu olarak İsrail, ABD'den garip bir istekte
bulunmuştur. Bu talep, Müslüman Cumhuriyetlerde, Sovyetler döneminde
oluşturulmuş fakat çoğunluğu bu ülke askerlerinden oluşan orduların
dağıtılmasıdır:
“ABD'nin BDT Koordinatörü
Richard Armitage'in yaptığı açıklamalara göre, İsrail, proje çalışmalarının
başlamasından bu yana Özbekistan ve Tacikistan'a özel bir önem veriyor.
İsrailli yetkililer bu iki Cumhuriyete özel önem vermelerinin sebebinin,
Özbekistan'da yetişen önemli miktardaki pamuk olduğunu belirtirlerken, bu
açıklama siyasi çevrelerce tatmin edici bulunmadı. Tarafsız gözlemciler,
İsrail'in genel dış politikası gereğince, Ortadoğu'da ve Asya'da güçlenen
İslami hareketlerden rahatsız olduğunu ve Tacikistan ve Özbekistan'da bu tür
bir hareketin güçlenmesini önlemek için bütün tedbirleri deneyeceğini
belirtiyorlar. İsrail'in Ortadoğu'da yürüttüğü 'böl-parçala-yut' taktiğini Orta
Asya'da da uygulamaya koyacağı da yapılan yorumlar arasında bulunuyor.
Uzmanlar, bu tür bir taktiğin, başlangıç noktası olarak Tacikistan ve
Özbekistan'ın seçilmesinin önemine dikkat çekiyorlar.
Richard Armitage'in İsrail
ziyaretinde gündeme gelen bir diğer konu ise, bu Cumhuriyetlerdeki eski Sovyet
ordusunun parçaları oldu. Gerek Armitage, gerekse Şimon Perez ve diğer İsrailli
yetkililerin yaptıkları çeşitli açıklamalara göre, İsrail ABD'den, eski Sovyet
ordusunun yeni Cumhuriyetlerde kalan kısmının bir an önce dağıtılması için
talepte bulundu.”
* * *
31.07.2004
Azîzim Burakhan Beğ,
Her iki yazınızı da yukarıda yayınladık. Söylediklerinizin tamâmı da
doğrudur. Teessürlü bir zamânınızda kaleme aldığınız bu gerçeklerin
ziyâretçilerimiz tarafından da bilinmesini istedik.
Birinci yazınızdaki yakınmanızda haklı olsanız bile, biz bu görüşe
katılamıyoruz. Bâzen ağıt yakmak da gereklidir. Ağıtlar hâdiselerin unutulmalarına
engel olurlar. Bilir misiniz, bir Aliş’im ağıtı, bir Yemen ağıtı, bir Onbeşlim
ağıtı, bir Çanakkale ağıtı, hattâ bir Alp Er Tunga ağıtı bizi nerelere götürür?
Aradan bin yıl geçse de günlerden bir gün Şerefli Türk Ordusu’nun
yiğitleri, Aliş’i Tuna Boyu’nda arayacaklar ve bulacaklardır.
Nasıl mı?
Aliş’ime yakılan ağıtın sâyesinde...
Tonyukuk
22.07.2004
Sayın Tonyukuk
Aşağıdaki sorularımı cevaplarsanız sevinirim. Şimdiden teşekkürler.
1)Pelin isminin bir kaynakta yunanca başka bir kaynakta Türkçe olduğunu
gördüm. Bu isim hangi dildendir?
2)Türk Dil Kurumunun internet sitesinde
http://www.tdk.gov.tr/tdksozluk/sozara.htm hakan kelimesinin anlamı şu şekilde
yer almaktadır: Türk, Moğol ve Tatar hanları için “hükümdarlar hükümdarı”
anlamında kullanılan bir unvan.
Sorum hakan unvanını ilk kim kullanmıştır?
3)Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin yüksek kademesinde vezirlik
gibi görevlerde devşirmelerin fazla görev almasının sebebi nedir?
Ahmet Çavuşoğlu
* * *
31.07.2004
Azîzim Ahmet Beğ,
1)Pelin kelimesinin hangi lisâna âit
olduğunu bilemiyoruz. Bu konuda bildiğimiz şudur ki eski lûgatlarımızda bu
sözcük mevcût değildir. Şemseddîn Sâmî Beğ, Pelin’in Arapça’daki karşılığının “efsentîn”
olduğunu ve Arapça’ya Yunanca’dan geçtiğini yazmaktadır. Oysa pelinin Lâtince?
adı artemisya absintum’un (artemisia absinthum), absintum kısmı Arapça’ya
muharrefen efsentîn şekliyle geçmiş olmalıdır.
2)Hâkân Arapça’ya Kağan’dan muhaffef
geçmiş bir kelimedir. Arapça’da çoğulu havâkîndir.Kelime Moğol’lar ve Tatar’lar
tarafından hiç kullanılmamıştır.
Türk’lerde de hiçbir yabgunun, kağanın,
hânın, sultânın, (Harzemşâh’larda) şâhın adının (yanlış olarak) önüne veyâ
(doğru olarak) ardına eklenerek kullanılmamıştır. Hâkân, hükmedenlerin
adlarıyla birlikte değil, gıyâblarında kullanılan bir u’nvândır, ama “hükümdarlar
hükümdarı” anlamında da değildir.
3)Osmanlı’da genellikle sadrâzamlık
görevine getirilen zevâtın devşirme veyâ dönme olmalarının, öncelikle mührü
teslîm edenlerce bilinen türlü sebepleri olmalıdır. Ancak burada konuya bir
açıklık getirmekte fayda görüyoruz. Dönmelik, Türk kanlı ve Müslüman olmayan
yetişkinlerin dîn değiştirmeleridir. Devşirmelik ise gerek Türk kanlı Müslüman
ve gerekse Türk kanlı olmayan gayr-ı müslüm, isti’dâtlı çocukların (adı
üstünde) devşirilerek, kâbilîyetli oldukları mevzu’larda, devlet tarafından ve vâsıtasıyla
yetiştirilmeleridir.
Tonyukuk
23.07.2004
Konu: Önemli bir soru
Ezen Bolsın Tonyukuk!
Aşağıda bağlantısını verdiğim sayfada “21 NİSAN 1975 ATSIZ BEĞ'İN EVİNDE
REHA OĞUZ TÜRKKAN BEĞ İLE ARASINDA GEÇEN SOHBET” (anlatım bozukluğu içeren bu
tanıtım cümlesi bana ait değildir) adı altında bir ses kaydı vardır ve konuşan
kişilerden birinin Nihâl Atsız Beğ olduğu iddia edilmektedir. Bu bana pek
inandırıcı gelmedi. O'nu yakından tanıyan bir kişi olduğunuz için size
danışmayı uygun gördüm. Ses gerçekten Atsız Beğ'in sesi midir?
http://www.ilteris.org/atsizanamenu.htm
Saygılarımla.
Tanrı Türk Irkını Korusun!
Erkan Yıldırım
* * *
31.07.2004
Azîzim Erkan Yıldırım Beğ,
Yukarıda kavşıtını verdiğiniz yayındaki ses Atsız Beğ’e âittir. Ses
sanki Nejdet Hoca’nın gaygubetinden sonra yorulmuş, tâbir yerinde görülürse
sanki 3-4 ay içinde ihtiyârlamıştır.
Biz bu kaydı ilk olarak Ata’nın ölümünün birinci yıldönümünde, o
zamanki mekânı Cağaloğlu semtinde olan Edebîyât Vakfı’nda düzenlenen anma
toplantısında dinlemiştik. O kayıt ile bugün neşredilmekte olan kayıt aynıdır.
Konuşmalarda Oğuz Beğ’in sesi gür (hattâ bugünkü sesinin aynı),
Atsız’ın sesi ise uzaklardan gelir gibidir. Bu durum, yapılan kayıttan Atsız’ın
haberli olmadığı zannını vermektedir.
44 hâdisesinde ve bu hâdisenin mahkemesi boyunca Atsız ile
Türkkan’ın araları pek iyi değildir. Mahkemenin berâatle sonuçlanmasından sonra
Türkkan Amerika’ya gitmiştir ve galibâ (tam bilememize rağmen) 1974 yılında
yurda dönmüştür. 22 Şubat 1975 Cumartesi günü vefât eden Nejdet Hoca’nın cenâze
töreninde Oğuz Türkkan da vardır. Bk.: Ötüken 135inci sayı, Mart 1975
1944’ten beri süregelmekte olan bu ara soğukluğu, Türkkan’ın, Sançar
Beğ’in cenâze törenine katılması ile yumuşamıştır. Aslında Büyük Atsız, Oğuz
Beğ ile arasında geçen hâdisâtı hiçbir zamân gündeme getirmemiş, eğrisiyle,
doğrusuyla dâvâ arkadaşı hakkında bize en küçük bir îmâda bile bulunmamıştır.
Çünkü O Türk’tür ve büyüktür.
Rivâyet edilir ki, soğukluk yumuşayınca, 21 Nisan 1975 Pazartesi
günü Atsız’ın Bostancı’daki evine gidilir. Bu gidiş randevuludur. Ses alma
cihazı bir çantadadır. Daha eve girmeden ilk takdîm cümlecikleri cihaza okunur
ve cihaz kapatılır. Eve girilir. Biraz hoşbeşten sonra söz 44 olaylarına
getirilir. Bu noktada cihazın açış düğmesine de basılır.
Durum bundan bundan ibârettir, efendim.
Tanrı Türk tamarını korusun.
Tonyukuk
25.07.2004
Kıymetli Bilge,
Uzun süredir aklıma takılan bir soruya en doğru yanıtı sizin verebileceğinizi
düşündüm. Farklı kesimlerin farklı Türkçülük anlayışları var.
Türk-islam ülkücüleri de kendilerini “Türkçü” diye adlandırıyor, Galiyevci
sosyalistler de kendilerini “Türkçü” diye adlandırıyor, ırkçılar da kendilerini
“Türkçü” diye adlandırıyor. Fakat işin ilginç tarafı, kendilerini “Türkçü”
olarak tanımlayan bu kesimlerin fikirleri birbirlerine çok zıt. Hatta
Türk-islam ülkücüleri ile ırkçı Türkçüler birbirlerinden nefret eder hale
gelmişler, birbirlerini başlıca düşman olarak görüyorlar.
Öğrenmek istediğim, yukarıda belirttiğim üç farklı kesimden hangisinin gerçek
Türkçü olduğu, veya Türkçülüğe en yakın kesimin hangisi olduğudur.
Son yıllarda Türk ırkçılığı ortaya çıktı. Birkaç yıl öncesine kadar kendisini açık
bir şekilde “Türk ırkçısı” diye tanımlayan kişilere! rastlamak imkansızdı.
Fakat artık sıkça rastlanıyor. Bunlar Nihal Atsız'ın fikirlerini
benimsiyorlar ama Atatürk'ü Başbuğ kabul ediyorlar, dini
inançlarla uğraşmayıp sadece soy kavramına değer veriyorlar. Laikliği
savunuyorlar, İslami hareketlere tahammüleri yok. Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlarını etnik kökenlerine göre ayırıp Türkleri üstün tutuyorlar,
diğerlerini zararlı görerek nefret ediyorlar. Bu nefret daha
ziyade kürdler üzerinde yoğunlaşıyor.
Bunların gittiği yol doğru mudur, yanlış mıdır? Türkçülüğün bilirkişisi olan
siz, Türk ırkçılarına nasıl bakıyorsunuz?
Saygılarımla.
Yusuf Ketencioğlu
* * *
31.07.2004
Azîzim Yusuf Beğ,
Size göre yazınızdaki en önemli konu
olan “bizim, Türk ırkçıları
hakkındaki görüşlerimizin ne olduğu” mes’elesine geçmeden önce diğer iki konuya
açıklık getirmemizin yararlı olabileceğini düşündük.
1)Türk ırkçılığı son yıllarda ortaya
çıkmış değildir. Cumhurîyetin ilk yıllarında kullanıldığı bilinen bir pergelin,
Ankara’daki Etnografya Müzesi’nde olduğu söylenir. Yine bu dönemde Esat Mahmut
Bozkurt tarafından yazılmış bir makâlede, yönetim ve bürokrasi kademelerinde
yer alacakların, ırkî özellikleri hakkında çok açık görüşler serdedilmiştir.
2)Atatürk Türkçü’dür. Onun başbuğluğu, “Türk
için, Türk’e göre, Türk tarafından” yaptığı işlerdedir. O, ezel-müddetten
ebed-müddete akıp gitmekte olan devlete yeniden Türk adını vermekle zâten
milletinin gönlünde tahtını kurmuş bir başbuğdur, bir bozkurttur.
Aşağıda Atsız Ata’nın Türkçülük ile
ilgili üç makâlesi vardır. Yarım yüzyıl önce yazılmış bu makâleleri dikkatlice
okuduğunuz taktirde aradığınız karşılıkları fazlasıyla bulacağınızı ummaktayız.
Türkçü Türk olarak doğmalıdır.
Türk illeri Türk olarak doğmuş Türkçü’ler
tarafından yönetilmelidir.
Biz de size saygılar sunarız.
Tonyukuk
Türkçülük, Türk
milliyetçiliğinin adıdır. Kelimenin sonundaki ek, yerine göre, mensupluk,
sevgi, taraftarlık gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk sevgisi ve
taraftarlığı demek olduğuna göre, kelime, yerinde kullanılmıştır. Başka milletlerin
Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi bu kelime ile ifade olunamaz. Zaten başka
milletlerin Türk'ü sevmesi de gerçekten bir sevgiye değil, geçici bir nezakete,
çıkara, siyasi zaruretlere işarettir. Türk'ü, gerçek olarak, Türk'ten başkası
sevmez.
Türkçülük bir
ülküdür. Ülküler, milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en
talihlisi dahi silik ve sönük kalmaya mahkumdur. Eğer bu millet talihli de
değilse, onun sonucu yenilmek, ezilmek, hatta yok olmaktır.
Ülküler, gerçekle
hayalin karışmasından doğmuş olan, düne bakarak yarını arayan, milletlere hız
veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Milletler, ölebildikleri kadar
yaşama hakkına sahiptirler.
Türkçülük, büyük
Türkeli’nde, Türk uruğunun kayıtsız şartsız hakimiyeti ve bağımsızlığı ile
Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür.
Bu ülkü,
geçmişte, birkaç kere gerçekleşmişti. Büyük Türkçülük ülküsü ve inancı ile
yetişen gençlik sayesinde yarın yeniden gerçek olacaktır.
Türkçülük, dün
bir kaynaktı; bugün çaydır. Yarın coşkun bir ırmak olacak ve önünde yabancı
duygu ve düşüncelerden gelen bütün engeller yıkılacaktır.
Türkçülük, dört
kaynaktan geliyor:
1. Kökü çok eski
olan ve Türk uruğunun şuuraltında yüzyıllardan beri yaşayan milliyetçilik;
2. Tanzimat'tan
sonra, Avrupa'daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de
tatbik olunmasını isteyen milliyetçilik hareketi;
3.Devletimizin
içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyla doğan tepki;
4.Türklerin 200
yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar.
Bu dört kaynaktan
gelen düşünceler birbiriyle kaynaşıp yoğrularak bugünkü Türkçülük ortaya
çıkmıştır. Türkler, Türkçülük ile güçlenecek, kurtulacak, ilerleyecek,
yükselecektir.
Bir millet
yükselme iradesini taşımazsa, kendine güveni olmazsa, başkalarını taklitten
başka bir şey yapamazsa, geçmişiyle övünmezse, başkalarından üstün olmak
istemezse, ülkü için ölümü göze alamazsa, savaştan korkarsa, o millet içinden
çürümüş demektir.
Bugün ülküler ve
kahramanlar çağında yaşıyoruz. Geçmiş haklara dayanılarak davaların öne
atıldığı, hesapların görüldüğü günlerdeyiz. Kan çağlayanları, kılıç şakırtıları
ve gülle sesleri içinde yarının neler hazırladığını bilemiyoruz. Bu kasırga
arasında, milletlerin yalnız geçmişlerini hatırlayarak milli ülkülerine
yapıştıklarını görebiliyoruz. Geçmişi olmayan, yahut olup da unutan, milli
ülküsü bulunmayanlar devriliyor.
İnsanlığın
tarihinde büyük kasırgalar eskiden zaman zaman gelip geçeirdi. Gitgide bu
kasırgalar sıklaşıyor. Bu gidişle tarih, ebedi bir kasırgadan ibaret kalacak gibi
gözüküyor. Bugün ayakta kalabilmek için eskisi kadar sağlam olmak yetişmiyor.
Çok güçlü, çok sağlam, çok sert, çok yürekli olmak gerekiyor. Bunun da bizim
için birinci şartı, Türkçülük ülküsüne sıkısıkıya yapışmaktır. Şaşıran, ürken,
sapıtan milletleri, tarih bağışlamıyor.
Türkçülük ülküsü
bizden amansız bir görev ahlakı istiyor. Subay hiç yorulmadan altı saatlik
talimini yaptırırsa, öğretmen bıkmadan öğreticilik işini yaparsa, memur
sinirlenmeden halka kolaylık göstermeye devam ederse, doktor her şeyden önce
yurttaşlarının sağlığı ile ilgili olursa, öğrenci her şeyden önce dersini
bellemeye çalışırsa ve bütün görevlerle rütbeler arasında ne caka, ne gösteriş,
ne dalkavukluk, ne de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa, aşağıdakiler
yukarının buyruğunu ukalalık saymaz, yukarıdakiler de aşağının doğru
ihtarlarına kızmazlarsa, bütün karşılıklı işlerde, görüşme ve konuşmalarda ne
ikiyüzlülüğe kaçan nezaket, ne de kabalığa kaçan sertlik bulunmazsa, görevin
bizden istediği şey yapılmış olur.
Gerçekten Türkçü
olmak kolay değildir. Her önüne gelen Türkçü olamayacağı gibi, her Türkçüyüm
diyen de Türkçü olamaz.
Her Türkçü,
bulunduğu yerin görevini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü sağlamlaşır. Türklük
güçlenir.
Türkçülerin ilk
işi, görevlerini, arınmış gönül ve inanmış yürek ile yapmaktır.
ORKUN'u
beğenmiyenler onda eski teranelerden başka bir şey olmadığını söylüyorlar.
Haklıdırlar. Türkçülük değişmez bir fikir olduğu için burada hep aynı sözler söylenecek.
Türkçülük bir moda olmadığı için değişmeyecek, bir ilim olmadığı için sabit
kalacak, bir eğlence olmadığı için kendini beğendirmeğe uğraşmayacaktır.
Türkçülük bir
ülküdür. Millî ülküler yüzyıllar boyunca değişmeden yaşar. Değişen tarafları
ana çizgileri değil, teferruat veya taktiğidir.
Bazı arkadaşlar,
Türkçülük alanında yazı yazanların yıllardır aynı kimseler olduğunu
söylüyorlar. Bu da doğrudur. Fakat ORKUN'daki imzaların çoğaldığını zamanla
herkes görecektir.
Ancak,
Türkçülerin hepsi yazı yazmadığı gibi yazıcıların aynı kimseler olması da
Türkçülüğün yerinde saydığını göstermez. Türkçülüğün nasıl geliştiğini görmek
için Türkçü dergileri okuyanların sayısına bakmak kâfidir. ORKUN'un (ORHUN)
adıyla çıktığı birinci ve ikinci devirleriyle şimdiki satışı arasındaki fark
Türkçü okuyucuların ne kadar hızla çoğaldığını ve Türkçülük ülküsünün gördüğü
rağbeti ispat eden şaşmaz bir ayardır.
Türkçülüğün
bugünkü kuvvetine göre ORKUN'un zayıf olduğu muhakkaktır. Türklü sebepler,
başlangıçta daha kuvvetli ve iyi çıkmamıza engel oldu, fakat bu durum
geçicidir. Toplanma ve toparlanma yoluna girmiş bulunan Türkçülük ağır, fakat
emin adımlarla ilerlemektedir. Şimdiye kadar Türkçülük hareketleri yalnız
fedakârlığa dayanan ve küçük gurupların, bazan da fertlerin elinde idare olunan
dağınık hamlelerden ibarettir. Bir Türkçüler topluluğu tarafından çıkarılan ilk
dergi ORKUN'dur. Manevî bağlarla birbirine bağlı olan arkadaşlar topluluğu uzun
bir zamandan beri biriktirilen para ile ORKUN'un sermayesini hazırlamış, gayet
sessiz ve mütevazı olan bu hazırlanma birçok Türkçüler tarafından duyularak
desteklenmiş, böylelikle ORKUN'un daha erken çıkması sağlanmıştır.
Türkçülük için
önümüze gittikçe genişleyecek bir çalışma ve başarma devri açılmaktadır.
Türkçülüğün şiarı soğukkanlı, ağırbaşlı ve mütevazı olmak bulunduğundan en
küçük başlangıçlarda hareket ederek ağır ve emin adımlarla büyük başarılara
doğru ilerliyeceğiz. Yürüyüşümüz azimli, hesaplı ve disiplinli olacaktır. Her
işte hep beraber olacağız ve ülküye doğru hep beraber gideceğiz.
Ülkü yolunda
yürüyüşümüzün ağırlaştığı günler ve hızlandığı günler olacak, fakat Türkçülüğün
aslında ve son hedeflerinde hiçbir zaman değişme olmayacaktır.
TÜRKÇÜ KİMDİR
Türkçü, Türk ırkının üstünlüğüne inanmış olan
kimsedir. Bilir ki bugün görülen geri ve kötü ne varsa, hepsi, geçici bir
hastalığın arazlarıdır ve geçmiş zamanlarda bizi ileri götüren, zaferden zafere
yürüten faziletlerin hepsi kanımızda, ruhumuzda , içimizde gizli bir halde
yaşamakta, belirecek imkân ve fırsat aramaktadır.
Türkçü, millî
menfaatleri şahısların üstünde tutan, millî mukaddesata ve maziye saygı
gösteren, vazife ahlâkı yüksek olan, haksızlıkla savaşta pervasız bir insandır.
Türkçü,
eyyamperest ve dalkavuk olamaz. Sert yaşamaktan hoşlanır ve en büyük sertliği
de nefsine karşı gösterir. Tarihimizde kahramanlık ve büyüklük bol bol mevcut
olduğu için bazı küçük milletlerin yaptığı gibi kahraman ve kahramanlık icadına
lüzum görmeden esasen var olanların hakkını vermekle iktifa eder. Böylelikle
millî kahramanlarına saygı gösterir, fakat millî kahramanların kusurları da
varsa söylemekten çekinmez ve hiçbir sebeple, kahraman olmayana kahramanlık
payesi vermez. Hele Türklüğün mukaddesatını tahrip edenleri asla bağışlamaz ve
bunları bağışlayanları millî düşman sayar.
Türkçü mütevazı
olmaya mecburdur. Çünkü kendini ileri sürmek, yaptığının karşılığını beklemek
veya takdir olunmak içindir. Halbuki takdir beklemek bir hodbinliktir. Türkçü,
milletine bir hizmet yaparken bunu beğenilmek için değil, vazife bildiği için
yapar ve yapacağı en büyük hizmetin bile adı sanı bilinmeden ölüp mezarda yatan
şehitlerin hizmeti yanında pek küçük kalacağını bilir.
Türkçülük
yükselmek için değil, yükseltmek içindir. Topluluklar fedakâr fertlerinin
çokluğu nispetinde yükselir.
Türkçülük bir
fikir olduğu kadar da bir inançtır, inanç olduğu için de münakaşasız, tenkitsiz
kabul olunur. Onun münakaşa ve tenkit edilecek tarafları temeli, esası değil,
teferruatıdır.
Türkçüler
dayanışmalı yasamaya mecburdur. Dayanışma az kuvvemle çok is görmenin tek ve
değişmez çaresidir. Dayanışma olmayan yerde için için bir kemirilme var
demektir. Türkçü , ülküdaşlarıyla olacak bir geçimsizliğin ülküye darbe
olduğunu bilir.
Türkçü hiç
şüphesiz Türk'ten olur. Fakat her “Türkçüyüm” diyen Türk , Türkçü değildir. Samimi
olması ve Türkçülüğün şartlarına uyması lazımdır.
Türkçü'nün en
büyük vazifesi Türklüğe hizmettir. Bununda baş şartlarından biri çevresinde
bulunanlara Türklük sevgisini aşılamaktır. O yorulmadan ve bıkmadan Türk
ırkının üstünlüğünü anlatacak , yabancıların tehlikesini söyleyecek , Türk
ahlakının gereklerini bildirecek , barışmaz düşmanımızın moskof olduğunu telkin
edecektir.
Moskofçu
komünistin vatan haini olduğunu en iyi ve herkesten önce anlayan Türkçülerdir.
Onun için komünistlerle her yerde , her vasıta ile ve her şekilde
savaşacaklardır.
Kısacası
: Türkçüler yirminci yüzyılda Türk Milleti'nin fedakarlarıdır.
ATSIZ ATA
26.07.2004
Sayın Tonyukuk
Aklıma takılan birkaç soruyu size yöneltmek istiyorum.
1)İran’ın kuzeyinde yaşayan Azeri Türklerinin nüfusunun ne olduğunu
öğrenmek istiyorum. Ayrıca bunlar İran’ın topraklarının yüzde kaçında
yaşamaktadırlar? Örf ve törelerinde Pers’lerden etkilenmişler midir?
2)Osmanlıca’da Arapça ve Farsça sözcüklerin yoğun bir biçimde
kullanılmasının sebebi İslâm veyâ edebiyat mıdır? Yoksa başka bir sebebi var
mıdır?
3)Attila Hakan'ın câriyesinin zehirlemesi sonucuyla 38 yaş gibi
genç yaşta öldüğü doğru mudur?
4)Türkiye Cumhuriyeti, Bütün Türklerin temsilcisidir ve en büyük
Türk Devletidir. Türkiye Cumhuriyeti bütün Türk Cumhuriyetlerine kucak açarken;
Türk Cumhuriyetlerinden aynı sıcaklığı ve samimiyeti bence göremiyor. Bir örnek
vermem gerekirse Ermeni’lerin Karabağ’ı işgal etmesi sebebiyle Türkiye
Cumhuriyeti Ermeni sınırını açmayarak Azerbaycan’a destek olmaktadır. Gerçi
Ermeni’ler gerekli alışverişi İran ile yapmaktadırlar. Ama Azerbaycan ise Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıma cesaretini gösterememektedir? Sizin bu konudaki
düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?
5)Kıbrıs’ta Rum nüfus Türk nüfusundan ne zaman ve niçin daha fazla
olmuştur?
Türkiye Cumhuriyeti sonsuza dek bağımsız ve güçlü kalacaktır.
Saygılarımı sunuyorum...
Ahmet Çavuşoğlu
* * *
31.07.2004
Azîzim Ahmet Beğ,
1)Îrân’da yaşayan Âzerî Türkleri’nin telaffuz
edilen abartılı sayısı 30 milyondur. Biz doğru rakamın bu kadar olmaması
gerektiğini düşünüyoruz. Bu Türk’ler Kerkük’ten Elburz dağlarının güneylerine, oradan
Kürkan’a ve de oradan Horasan’a çekilecek hayâlî hattın kuzeyinde kalan
topraklarda yaşarlar.
2)Türkçe’de Arapça ve Acemce kelimelerin
yoğun olarak kullanılmasının en önemli sebebi mürekkep yalamışlarca saf ve
temiz Türk’e yutturulan “ilim dili Arapça, edebîyât dili Farsça’dır”
palavrasıdır. Aslında mürekkep yalamışlar bu palavrayı yine kendileri gibi
mürekkep yalamışlara yutturmuşlardır. Türk’ün kara bodunu yine kendi saf dilini
konuşmuş, en büyük edebî zevki yine kendi âşıklarının koşmalarında bulmuştur.
3)Atıla, 53 yaşında, son eşi olan İldike
ile evlendiği gece, şiddetli burun kanaması sonucu ölmüştür. 53 yaşında ve
gâyet sağlıklı iken ansızın ölmesi, ölüm sebebi hakkında şüpheler
uyandırmıştır.
İldike, Atıla’nın câriyesi değil
karısıdır.
4)Yönetenlerin günâhları, yönetilenlere
çıkartılmamalıdır. Biz, Azerbaycan’ın âzatlık mücâdelesinde “Onlar Şiî, biz Sünnîyiz”
diyen Kürt kanlıları, Ermeni’nin Karabağ’da 1 milyon Türk’ü yerinden oynattığı
olaylarda Elçibeğ’in yaralı ve hasta nakli için bizden istediği iki helikopteri
vermeyen dündüncü Türkiye’lileri de biliriz.
5)1571’den günümüze kadar Kıbrıs’ta Türk
nüfus Rum’ların nüfusundan daha ziyâde olmamıştır.
Saygılarımızla,
Tonyukuk
30.07.2004
Selamünaleyküm Tonyukuk kardeş,
Eskiden beridir hep kendi öz yazımızı
öğrenmek istemiştim ama kaynak bulamadığım için öğrenememiştim. Allah senden
razı olsun ki sitene gerekli bilgileri koymuşsun. Büyük bir zevk içerisinde
çalışıyor ve kendi öz abaçamızı öğrenmeye uğraşıyorum. Yalnız aklıma bir kaç
soru takıldı. Sorum şu: Şimdi “Han” eski Türkçe yani bu ünvanı çok eskiden
beridir kullanıyoruz. Köktürk alfabesinde “H” harfi bulunmuyor. Peki biz “HAN”
yazacak olsak bunu nasıl yazacağız? Yani şöyle bir düşünürsek eskiden han
olduğuna göre han kelimesinin de bir şekilde yazılması lazım.
Diğer bir sorum da, kelime içinde ünsüz
harflerin ince mi yoksa kalın mı yazılacaklarını anlıyorum. Ama eğer bu
ünsüzlerden biri kelimenin sonuna dek gelirse ince sessiz mi yoksa kalın sessiz
mi kullanılır. Mesela Türk yazarken “k” ince mi kalın mı nasıl anlarız?
Eğer bu konuda bilgin varsa, benimle
paylaşırsan çok çok memnun olurum kardeşim.
Böyle bir site yaptığın için sana
tekrar tekrar teşekkür ediyorum ve başarılarının devamını diliyorum.
Kardeşin,
Tunahan Atılgan
* * *
31.07.2004
Azîzim Tunahan Beğ,
Türk’lerde bodunu kağan yönetir. Kağan Arap’lar tarafından hafiletilerek,
bozularak “hâkân”a dönüştürülmüş ve Arapça’laştırılmış, kağanlar anlamı için de
“havâkîn” olarak çoğul hâle konulmuştur. Türk’lerde bodunu oluşturan boyları kanlar
yönetir. Bir boyu yöneten kan kağana tâbîdir. Kan da Acemler tarafından hafiletilerek,
bozularak “hân”a dönüştürülmüş ve Acemce’leştirilmiş, kanlar anlamı için de “hânân”
olarak çoğul hâle konulmuştur.
Bu sebepten hân kelimesi Türk yazısı ile kan ( NK ) şeklinde yazılabilir.
Türk kelimesi ( krüt ) şeklinde yazılır.
İmlâları konusunda tereddütlerinizin bulunduğu kelimeleri Otağ’ımızda
asılı olan yazıtlarda arayarak bulabilir ve doğru yazılışlarını öğrenebilirsiniz.
Bizce en elverişli yol budur.
Yazınız bizi, sizin çok genç yaşta olduğunuz kanısına vardırmıştır. Gençliğinize
rağmen gösterdiğiniz gayret TÜRKÇE bir gayrettir, Türk’e yaraşan bir gayrettir.
Bildiğiniz gibi Otağ’ımıza her ay bir koşuk asmaktayız. Güzel adınız
Ağustos ayının koşuğunu seçmede bize ilhâm vermiştir.
Tanrı Türk’ü korusun.
Tonyukuk
30.07.2004
Merhaba Sayın Tonyukuk,
Size bir sorum olacaktı:
Abazlar ve Tacikler Türk mü? Türk ise hangi boydanlar?
Otağınızın bereketi bol olsun.
Ahmet Hun
* * *
31.07.2004
Azîzim Ahmet Hun Beğ,
Abaza’lar küçük bir Kafkas kavmi olup
Türk değildirler. Tacik’ler ise Acem soyludurlar ve Türk’lükle bir ilgileri
yoktur.
Tanrı sizin de bereketinizi katlasın.
Tonyukuk