TONYUKUK'a gelen yazılar... ve TONYUKUK'un karşılıkları...

HAZİRAN-2004

(Yazılar geliş târîhlerine göre sıralanmışlardır.)


01.06.2004

Öncelikle Büyük Türk Komutanı ve Devlet Adamı Mustafa Kemal ATATÜRK'ün Türk milletini derin uykudan uyandırışı ve bağımsızlık meşalesini ateşlediği Samsun'a çıkışının 85. yıl dönümü 19 Mayıs Atatürk'ü anma ve gençlik ve spor bayramı kutlu olsun.

Sayın Tonyukuk,

1)Man, Kuman ve Tuğçe kelimeleri Türkçe midir?Türkçe ise manaları nedir?

2)Özellikle Osmanlı hanedanında erkek kardeşler arasında taht kavgaları çok sık olmasına rağmen Köktürk Devletinde Bilge Kağan ve Költigin Kağan nasıl birlik olmayı başarmışlardır?

3)Osmanlı Devletinin yıkılma sebebinin bir yabancı olan Hürrem Sultandan kaynaklandığına katılır mısınız? Aynı zamanda Kanuninin yanlış politikaları da bunda etkili olmuş mudur?

4)Osmanlı padişahlarının genellikle yabancı kadınlarla evlenmelerinin sebebi nedir?

5)Rim Papa ve Beç kızılelmaları dedir?

6)Doğu Türkistan'ın sınırları nedir? Çin'e bağlı özerk bir eyalet midir? Çin'in asimilasyon politikalarına karşı koyabilmişler midir?

7)En atılgan bulduğunuz Türk Hakanı kimdir? Sebebi nedir?

8)Türkler sarı mı yoksa beyaz ırktan mı?

9)Türk kelimesinin Avrupalılar tarafından söylendiği doğru mudur?

10)Türkler Japonya veya Kore’de yaşamışlar mıdır?

11)Türkiye’nin AB'ye girmesini bağımsızlığın kaybedilmesi olarak görüyor musunuz?

12)Türk’lerin ilk yaşadığı yerler neresidir? Şu an hangi ülke topraklarında bulunmaktadır?

Ahmet Çavuşoğlu

* * *

30.06.2004

Azîzim Ahmet Beğ,

1)A-- Man, DLT’de ‘dört yaşını geçmiş koyun’ için kullanılan bir kelimedir. Yine DLT’de fiil kökü olarak geçiyor. Eserde “Manmak = kuşanmak; banmak” anlamında gösterilmiştir. Niksar’da keklik çili denilen ve yüzde çıkan sarı lekelere verilen addır. B-- Kuman, Kıpçak (Kıfçak) denilen Türk boyunun bir diğer adıdır. Türk’lerde ad olarak kullanılan keleçilerde öyle fazlaca anlam aranmaz. Ancak bu Türk adlarının kâmilen anlamsız olduğunu da göstermez. C-- Tuğçe’nin tuğ kısmı Türkçe, çe kısmı Acemce’dir. Çe bir Acem takısı olup “cık, cik, cük, cuk, çık, çik, çük, çuk” anlamlarını karşılar. Tuğçe’nin Türkçe’si  “küçük tuğ”, söylenişi “Tuğcuk” olmalıdır.

2)İlk Türk hükümranlığı zamânında bahsettiğiniz kişilerden Bilge, kağan, Köl ise tigindir. Babaları İlteriş Kutluğ Kağan’ın ölümünde (693) bodunun başına İlteriş’in kardeşi Kapağan (Bögü) Kağan geçmiştir. 18 yıl kağan oturan Kapağan Kağan’dan sonra ise yerine ağabeyi İlteriş Kutluğ Kağan’ın büyük oğlu Bilge, kağan olmuştur (716). Kardeşi Köl ise tigin olarak devlete hizmet etmeye devâm etmiştir. Türk’lerde kağanlığa getirileceklerin bir Türk tigini olması, kıdemi ve tecrübesi bulunması ve kağan oturacak kişinin kiñeş ile seçilmesi töredir. Ancak Osmanlı’da, Yıldırım’ın ölümünden sonra yaşanan şehzâde ihtiraslarının ileride de vuku’ bulmasının devleti zorlayacağını gören Fâtih Sultân Mehmed Hân (ki Cem işi onun zamânındadır), bu işi töre hâlinden çıkartarak bir kânûn hâline koymayı uygun görmüştür.

3)Öncelikle Osmanlı Devleti’nin yıkıldığına katılmamız söz konusu değildir. Eğer Osmanlı hânedânının zamân içinde devlet yönetiminden çekilmesinde Hürrem’in etkisi aranıyor ise bu etkinin çok muktedîr olduğu kanaatinde değiliz. Kânûnî’nin, ölümünden 356 yıl sonra, Osmanlı yönetiminin devletin başından düşmesi ile ilgili, hangi yanlış politikalarının olduğunu belirtmek hattâ netîceleriyle açıklamak lâzımdır.

4)Osmanlı pâdişâhları Türk kanı taşımayan kadınlar almışlar ise de bu fiili genellemek yanlıştır. Pâdişâhların Türk olmayan kadınlarla evlenmeleri sonucu doğan çocukların Türk olmadığını düşünmek de yanlıştır. Yine bu çocukların ana tamarına çekmeleri sonunda, şehzâdelikleri veyâ saltanatları sırasında o tamara itaat ve muâvenetini, baba tamarına ise ihânetlerini düşünmek de yanlıştır. Şu üç nokta dâimâ hatırda tutulmalıdır: 1)Kadın hangi soydan olursa olsun, pâdişâh ile birlikte geçirdiği geceler pâdişâhın  ömrünün sonuna kadar değildir. Kadın gündüzleyin hükümdârın yanına bile yaklaşamaz. Dîvân, kadınlar hamamı veyâ mahalle kahvehânesi değildir. 2)Kadının doğurduğu çocukla olan berâberliği onu emzirdiği süre ile sınırlıdır. Bu süreyi çok zamân da sütanne doldurur. Sonra çocuk ana koynundan alınır ve bir Osmanlı şehzâdesi olacak şekilde yetiştirilmek üzere eğitilmeye başlanır. 3)Kendinize sorunuz: Eğer siz pâdişâh olsa idiniz, ne yapardınız?

5)Rim Papa, bugünkü Roma’ya, Beç ise bugünkü Viyana’ya Osmanlı’ların verdikleri adlardır. Her ikisi de Osmanlı’nın en büyük kızılelmasıdırlar. Türk’lerin bu kızılelmaları, emelleri tahakkuk edene kadar yaşayacaktır. Gün olur devrân döner.

6)Doğu Türkistan’ın doğu sınırı Çin seddidir. Daha doğrusu Çin seddini yapanlar, seddin içindeki yerleri kendilerine kâfî görmüşlerdir. Bu seddin dışında kalan yerlerin tamâmı ise çoğunluğu Türk olmak üzere Çinli olmayan bodunlara a’ittir. Dolayısıyla Doğu Türkistan Çin’e bağlı Özerk bir eyâlet değil, doğrudan bir Türk elidir. Çin’in eritme politikalarına büyük ölçüde karşı koymuşlardır. Birkaç yıl öncesine kadar Çin erkekleriyle evlenen kızlar öldürülerek cezâlandırılıyor, Çin kızı alan erkekler ise toplumdan tecrîd ediliyor, uzaklaştırılıyor idiler. Kuvvetle muhtemeldir ki bu uygulamalar bugün de devâm etmektedir.

7)En atılgan Türk Kağanı’nı ta’yîn etmek fevkalâde zor, hattâ imkânsızdır.

8)Türk’ler beyaz ırktandırlar.

9)Türk kelimesinin Avrupalılar tarafından söylendiği doğru değildir.

10)Türk’ler Japonya veya Kore’de yaşamamışlardır.

11)Türkiye’nin ABe'ye girmesi ile bağımsızlığını kaybetmesi önemli değildir. Kaybedilen bağımsızlık gün gelir yeniden kazanılır. Ancak Oğuz’un ABe’ye girmesi ile dili de, töresi de, kültürü de yer ile yeksân olacaktır. İşte bu değerleri, bağımsızlık gibi yeniden kazanmak imkânsızdır. Ama Türkiye’nin, ABe denilen mezellet yuvasına girmesi sâdece Türkiye Türkleri’ni yâni Oğuz’ların bir bölümünü ilgilendirir. Halbuki bugün ABe’ye girme hülyâsının râ’şe-dârları, davranışlarıyla Türk Dünyâsı’nın öbür boylarına da kötü emsâl olduklarının farkında bile değildirler.

Korkarız ki, Bâkî’nin Kânûnî için söylediği mersîyedeki

     “Aldun hezâr bütgedeyi mescid_eyledin

     Nâkûs yerlerinde okutdun. ezanları”

beyti, Bâb-ı â’lî’de çöreklenmiş akape büdelâsı ve ABe üdebâsı tarafından değiştirilerek,

     “Tutduk hezâr mescidi büthâne eyledük

     Her gün minârelerde çalar haçlı çanları”

hâliyle güfteye dönüştürülecek, arapî-pop mûsikîsi olarak bestelenecek, Kürt İbrâm tarafından betone (ne demekse) olmadığı için şiddetle ve el kol hareketleriyle eleştirilmesine rağmen Türkiye’yi temsîlen Yahudî zıtarların katılacağı, Çingene (afvedersiniz, Roman) rakkâselerin vokal takviyesi yapacağı avruvizyon şarkı yarışmasında Türkiye’ye altın suyuna batırılmış teneke madalya kazandıracaktır. Zaman hangi zaman, çağ hangi çağ olursa olsun, Oğuz’u yönetenler bu müthiş başarıya övgüler yağdıracaklar ve bu başarı sâyesinde ehl-i salîb efendilerimize, Türkiye’nin çok iyi tanıtıldığı masalını bilmem kaç yüzüncü kere anlatacaklar ve yaklaşmakta olan seçimler için seçmenlerinden oy isteyecekler, mozaiki pekiştireceklerdir. Bu bizim için az kazanç mıdır, az şeref midir?

12)Bizim vardığımız sonuca göre Oğuz boyunun ilk yurdu Baykal Gölü’nün kuzeyine dökülen Angara ırmağı boyları, Kırgız boyunun ilk yurdu ise Kem ırmağı boyları olmalıdır. Bu yöreler şimdi Rus yönetimindedir. Uygur boyunun ilk yurdu, Baykal Gölü’nün güneyine dökülen Selenge (+Orkun+Tula) ırmaklarının çevreleri ile bu çevrelerden batıdaki Altay dağlarına kadar uzanan topraklardır. Bugün bu yöreler Moğolistan sınırları içerisindedir.

Tonyukuk 


03.06.2004

Konu: Sorular

Tonyukuk Beğ,

Önemli ve güzel bilgilerle donattığınız otağınızı yayımlamakla bizlere verdiğiniz bilgilenme imkânı için size teşekkür ederim. Benim aklıma takılan bir konu var. Bu konuyu sanal ağda bir e-posta grubunda sormuştum. Sizin de bu konuda ne düşüneceğinizi merak etmiş bulunmaktayım. Yanıtlamak zahmetinde bulunursanız memnun olurum.

..... ..... Beğ'in “..... .........” eserindeki bazı yorumları üzerine kafamda bir takım soru işaretleri oluştu. Bunları sizinle paylaşmak istedim. Ola ki sorularıma yanıt bulurum.

Sayın ....., Türk yazısının semitik kökenli olmadığını, Türkler tarafından üretildiğini söylüyor. Elbette buna bir itirazım yok. Yalnız, ..... Beğ, aynı eserin başka bir kısmında Bugut Yazıtı'nın Türkçe yazılmadığı belirttikten sonra diyor ki:

“Demek ki 6. yüzyılın sonunda Türk’lerin bir yazısı yoktu.”

Anlayamadığım nokta şudur ki; Orkun Yazıtları ile bahsi geçen yazıtın dikildikleri tarihler arasındaki zaman farkını ele aldığımızda, bir ırkın, 150 yıl içerisinde Orkun yazısı gibi bir yazıyı geliştirmiş olmaları düşünülebilir mi?

Güncel bir örnekle bu konuyu açıklamak isterim.

İki bin yıl sonra tarihçiler Türklerin 2004 yılında eurovision adlı bir şarkı yarışmasına İngilizce bir şarkı ile katıldığını öğrenirlerse, “demek ki o çağda Türklerin dili yoktu” mu diyeceklerdir? Yani başka bir yazı kullanmış olmak, yazısı olmamak anlamına mı gelir? Köl Tigin Yazıtında dahi Çince yazı yok mudur?

Gelelim başka bir konuya..

Sayın ..... .....'i tenzih ederim. Ancak türkoloji ile uğraşan birçok insanda maalesef “milliyetçi sanılma korkusu” vardır. Bu korkuya kapılanlar kompleksli bir hâle gelmekte ve milliyetçi sanılmamak için bazı gerçekleri görmezlikten gelmeye kadar varacak yanlışlara düşmektedirler. ..... Beğ'in bunlardan olmadığını düşündüğümden dolayı bu sözü noktalayıp ..... Beğ'in eserine gelelim.

..... Beğ, Türk boyları arasındaki çatışmaları, savaşları söyleyip diyor ki “Demek ki Türkler arasında millet bilinci yoktu. Bunun en büyük kanıtı yazıtlarıdır, onların içeriğidir.”

Hayhay, bizde yazıtlardan bahsedelim o hâlde;

Orkun Yazıtlarında Türgiş kağanından “Türk'ümüz, milletimiz idi...” diye bahsedilmesi, ..... Beğ'in görüşüne aykırı mıdır bilemem. Ama bana garip geldi. İç savaş olduğu vakit bu muhakkak millet şuurunun olmadığını mı gösterir.

Başka bir örnekle açıklarsak,

“Osmanlı padişahlarından II. Murad zamanında, hicrî 843'te yazılıp tarafımdan yayınlanan bir tarihî takvimde Çengiz, Ögedey, Güyük, Mengü, Hülegü, Abaka, Keyhatu gibi Müslüman olmayan Çengizli kağanlar rahmetle anılmıştır.” (H. Nihâl Atsız, Osmanlı Tarihine ait Tarihî Takvimler, s. 92-94, Istanbul 1961, Küçük aydın Basımevi).

Ama Osmanlı’lar Çengizli’lerin devamı niteliğinde olduğunu bildikleri Temürlü’lerle çarpışmış, hem de sıkı bir düşman olmuşlardı değil mi?

Şu hâlde Yıldırım Bayezid döneminde millet bilinci yok, ama II. Murad döneminde vardır(!) Şu millet şuuru denen nesne ne hızlı gelişen şey imiş!

......

Fazla uzatmaya gerek yok... Ben Sayın .....'in kitabını okuyunca bu noktalar kafama takıldı. Belki benim bilgisizliğim ya da kusurum dolayısıyla anlayamamışımdır. Anlayan da muhakkak vardır. bana da anlatırsa memnun olurum.... Zira sorular kafamı kurcalayıp durmaktadır.

Saygılar..

Türk Şad

* * *

30.06.2004

Azîzim Türkşad Beğ,

Bir hocanın! yazdıklarından ötürü aklınızı kurcalayıp duran nesnelerle zamânınızı boşa harcamayınız, efendim. Yazınızda adı geçen hoca bâzı çevrelerde öyle pek makbûl bir ilim adamı sayılmaz.       

Yazınıza bir insicâm içinde karşılık veremediğimiz için bizi hoş görünüz. Bu hoşgörüye sığınarak devâm edersek;

“türkoloji ile uğraşan birçok insanda maalesef ‘milliyetçi sanılma korkusu’ vardır. Bu korkuya kapılanlar kompleksli bir hâle gelmekte ve milliyetçi sanılmamak için bâzı gerçekleri görmezlikten gelmeye kadar varacak yanlışlara düşmektedirler.” cümlelerinizle anlattıklarınıza iştirâkimizi belirtmek isteriz. Hattâ biraz daha ileri giderek diyebiliriz ki, Türkbilimciler ikiye ayrılır: Bu işi para kazanmak için yapanlar, bu işi Türkçü, en azından Türk oldukları için yapanlar...

Adını bildirdiğiniz hocanın çalışmaları ciddî değildir. Ancak bahsettiğiniz kitabının elimizdeki 1988 yılı baskılısında, Bugut Yazıtı'nın Türkçe yazılmadığını belirten ve ardından da “Demek ki 6. yüzyılın sonunda Türk’lerin bir yazısı yoktu.” cümlelerinin varlığını hatırlayamadık ve kitabı sür’atle bir kez daha gözden geçirdikse de benzeri cümlelere rastlayamadık. Bununla birlikte kan bağları olmamasına rağmen aynı soyadlı bir başka hoca da, 26 Ağustos 2002 târîhinde Muğla Üniversitesi’nde icrâ olunan “Türkoloji Günleri” toplantılarındaki konuşmasında aşağı yukarı şöyle diyordu:

“Birinci Köktürk Devleti zamânında, yerleşik bir yazı dili geleneğinden ve resmî dil anlayışından söz edilemez; çünkü yazı dilinin temeli alfabeye dayanır. Onlardan kalan Bugut yazıtı Soğd alfabesiyle yazılmıştır. Sonra, İkinci Köktürk Devleti’nin desteği sâyesinde yazı dilinin geliştiği görülür. Çünkü, artık bir alfabe oluşturulmuştur. Bu alfabenin yaygınlaşması imkânsızdır. Ağır araç ve gereçlerle ve zahmetli bir şekilde yazıldığı için toplumun ancak dar bir kesimince kullanılabilmiştir.”

Yukarıdaki cümlelerde düzeltilmesi gereken pek çok yanlış vardır. Biz bunlara değinmeden sâdece şu soruya bir cevap arayacağız: 1969 yılında Isık kurganında bulunan ve M.Ö. 6ncı yüzyıl’a târihlenen Altun Elbîseli Adam’ın sininden çıkan tabak üzerindeki imler hangi abaçanın harfleridirler?    

Yine aynı hocanın Türk boyları arasındaki çatışmalara, savaşlara atfen uydurduğu! “Demek ki Türkler arasında millet bilinci yoktu. Bunun en büyük kanıtı yazıtlarıdır, onların içeriğidir.” görüşünü de adını verdiğiniz kitapta bulamadık (Acaba kitabın 1988 sonrası başkaca baskısı var mıdır, bilemiyoruz?). Bu görüş ister adı geçene isterse bir başkasına a’it olsun saçmadır. Tanrıkut Mete 10000 kişilik ordusuyla babası Tuman Yabgu’ya hücûm ederken Kun’lar bodun bilincinden yoksun, ama aynı Tanrıkut Mete, aynı ordu ile, seddi Ordus’tan aşarak Peteng kalesinde imparator Kao-ti’yi 320000 kişilik ordusuyla birlikte kuşatıp yıllık vergiye bağlarken aynı Kun’lar bodun bilincine erişivermişler... Ya da “İlteriş, kağan bolayın, beriye Tabgaç’ığ, öngre Kıtay’ığ” öldürürken, Türk’lerin bodun bilinci vardır, ama aynı yıllarda “yiriye Oğuz’uğ”  da öldürürken Türk’ler bodun bilinçlerini yitirmişlerdir...

Böyle bir görüş Atsız Hoca’nın tâbîriyle ancak “komiksel” olur. Korkarız böyle bir görüşe i’mân edenlerin, BODUN kelimesi için yeni bir anlam uydurmaları gerekecektir. Elegeş yazıtındaki oyrun, körtle kan, sekiz adaklı bar kelimelerine uydurdukları anlamlar gibi...  

Müsterîh olunuz ki, zihninize takılan noktalar kesinlikle sizin bilgisizliğinizden değil, bâzı zevât-ı muhteremenin, destursuz bağa girmelerinden, abdestsiz namaz kılmalarından kaynaklanmaktadır.

Biz de size saygılar sunarız.

Tonyukuk


07.06.2004

Konu: AŞIK OYUNU

Saygıdeğer Hocam;

Türkçe’mizde daha çok kendini yüceltmek, karşıdaki kişiyi küçümsemek için kullanılan “aşık atmak” deyişinde geçen ve en eski milli oyunlarımızdan biri olan Aşık oyunu hakkında bize bilgi verir misiniz? Oyun kaç kişi ile oynanmaktadır? Genel kuralları nelerdir? Kullanılan aşık kemiği her hangi bir hayvandan alınabilir mi, yoksa belirli bazı hayvanlardan mı alınır? Oyuncuların toplumdaki rütbelerine göre kemiğin farklı renklere boyandığı doğru mudur? Türkler Anadolu'da bu oyunu oynamayı

sürdürmüş müdür? Türkiye'de bu oyun neden bilinmemektedir? Bugünkü Türk yurtlarında bu oyunun oynandığı bölgeler var mıdır? Oyunun tarihçesi hakkında bilgi verir misiniz?

Tanrı Türk'ü Korusun.

Oğuz

* * *

28.06.2004

Azîzim Oğuz Beğ,

Aşık ile ilgili olarak istediğiniz bilgileri, hâfızamızda kalanlarla ve yaşdaşlarımıza sormakla derleyip

toparlamaya çalıştık. Aşık oyunu 1950-1955 yılları arasında bile Istanbul’da oynanan ve bu satırların

yazarının da zaman zaman katıldığı bir oyundu.

Biz (şimdilik) bunun canlı tanığıyız.

Aşık, çift tırnaklı hayvanların arka ayaklarının diz kısmından çıkarılan ve dört yüzü değişik şekiller

gösteren kemiğin adıdır.

Aşık oyunu, aşık kemiği ile oynanan birkaç türlü oyunun genel adıdır. Oyun koyun aşığı ile oynanır.

Koyun aşığı küçük olduğu ve yere düştüğünde her yüzü üzerinde durabildiği için tercîh edilir. Tercîh

sıralamasında koyun aşığını keçi aşığı izler.

Aşık oyunu günümüzde de bilhassa Türk ülkelerinin köylerinde, küçük kasabalarında, hattâ şehirlerinde

daha doğrusu yeni oyunların tanınmadığı her yerde oynanmaktadır.

Aşık oyunlarında oyuncu sayısının ehemmîyeti yoktur.

Bütün Türk ellerinde aşık oyununun en yaygın iki çeşidi şöyledir:

1.Aşıkların yere atılması ve yerdeki oturuşlarına göre atanın veyâ karşısındaki oyuncunun kazanması. Bu

oyunda aşık kemiği elin baş, işâret ve orta parmaklarıyla tutulup yeterli bir yükseklikten muayyen bir

düzleme atılır. Aşık bu düzleme ancak dört şekilde düşer. Bu dört tür düşüşün de muhtelif adları vardır.

Yere düşüş, kemiğin yukarıda kalan kısmına göre adlanır. Kemiğin daha enli olan yüzlerinden çukur olan

taraf yukarıda olursa aç, (fik, cuk, çil), bunun karşı tarafı yukarıya bakarsa tok, (tök, dok), dar ve

düzce olan diğer iki yüzünden kenarı hafifçe kalkık ortası çukurca olan yüzü yukarıda ise bey, (say,

kazak, kallek, kellek), buna karşı olan tarafı da yukarıda ise kıt, (tokan, dalak, eşek, dappan) adlarını

alır.  

2.Oyunculardan her biri birer küçük aşığı yere çizilmiş bir eşkenar üçgenin veyâ bir karenin içine dizer. Sonra oyuncular sırayla belli bir uzaklığa çizilmiş olan çizgiden bu küçük aşık­lara ellerindeki daha iri aşıklarla atış yapmaya başlarlar. İri aşıkların içleri, vuruşun çetin ve başarılı olabilmesi için kurşun veyâ balmumu akıtılarak doldurulur ve ağırlaşmaları sağlanır. Amaç üçgen ya da kare içine konulmuş aşıkları vurmak ve huduttan çıkartmaktır. Vurulan aşık vuran oyuncu tarafından kazanılır.

Bu vuruşun da kâideleri vardır. Bu kâidelere göre bâzen vuran ve­yâ vurulan aşığın durumu da dikkate alı­nır. Meselâ vurulan aşığın kazanılması için dizilen yerin hudut çizgisinden üç ayak uzağa gitmesi şarttır. Aşıkların, küçük aşıkları vurmak için kullanılan irilerine Sıvas, İmranlı’da “eneke” adı verilir.

Aşık’ın târihçesi ile ilgili olarak da şunları söyleyebiliriz:

Aşık yetişkinler arasında “kumar”, çocuklar arasında “cezâ verme, cezâlandırma” amacıyla oynanan en eski oyunlardandır.

Ambrosius Milano piskoposu 385’te yazdığı “Liber de Tobia” adlı eserinde Kun okçularının aşık oynadıklarını bildirmektedir.

Aşıkın, Dîvân ü Lügat-it Türk’teki şekli “aşuk”tur. Dîvân’da bir de aşuklamak fiili kayıtlıdır ki çevirisi “aşık kemiğine vurmak” diye verilmiştir.

Te’lîf târîhi 11inci yüzyılın başlarına kadar götürülen Dede Korkut hikâyelerinden Dirse Han Oğlı Buğaç Han hikâyesinde “Meger sultanum, Dirse Hanun oğlançuğı üç dahı ordu uşağı meydanda aşuk oynar­lar idi. Buğayı koyuvirdiler, oğlançuklara kaç didiler. Ol üç oğlan kaçdı. Dirse Hanun oğlançuğı kaçmadı, ağ meydanun ortasında bakdı turdı.” cümlelerinden, o târihlerde dahi aşık oyununun Oğuz içinde yaygın olduğu anlaşılmaktadır.

Macar Türkbilimci Armin Vambery tarafından okçu parmaklarının çevikleştirmesi için yapılan bir alıştırma, bir idman sanılmıştır. Aşık oyunu, aynı bilgin tarafından Orta Asya'daki Türk boyları içinde de araştırılmıştır. Vambery, 19uncu yüzyılda Orta Asya’da tesbît ettiği aşık kurallarını da yazmıştır. Bu kurallardan birinde, aşık kemiğini atmadan önce ne atacağını söyliyen ve söylediğini tutturan oyuncu oyunu kazanır. Aşık kemiğinin kemer şekli olan yanına “çeke”, keskin yanına “alçı”, düz yanına “tava” denilir. Aşık oyunu bâzen 4, bâzen 8 aşıkla oynanır.

İlk çağlarda, Türk’lerin aşık kemiği ile fal açtıkları bilinmektedir. Nitekim aşık kemiğiyle fal bakma âdeti bugün Anadolu çocuk oyunları içinde yaşamaktadır. Kırşehir’de “aşığım ne adam” veyâ “baht” adlı aşık oyunuyla bir kimsenin nasıl bir adam olduğu öğrenilmeye çalışılır. Gaziantep’te “aşık filan ne kişi” adlı aşık oyunu, Gemerek’te sofra başında oynanan “söyleşmeli aşık oyunu” da aynı maksadın oyunlarıdırlar. Istanbul’da da bu amaçla oynanan aşık oyunlarının varlığı bilinmektedir.

Günümüzde Türk illerinde aşık oyununa verilen adlar şöyledir:

Batı Türkeli’nde, Özbekeli’nde, Türkmeneli’nde aşık, Kırgızeli’nde aşık veyâ çükö, Azereli’nde aşığ, Kazakeli’nde asık.

Çeşitli deyimler:

Türk dilinde aşık ile ilgili muhtelif deyimler bulunmaktadır. Bunların içinde akla ilk gelenleri şöyle sıralayabiliriz:

Aşık atmak: aşık kemiğiyle aşık oynamak; yarış­mak, rekâbet etmek; oynamak, oynaşmak, dalga

geçmek.

Aşığı cuk (bek, bey, çift) oturtmak: aşık oyununda kemiği en iyi durumda düşürmek, mecâzen ‘iş­leri başarmak, her şeyin yolunda gitmesini sağlamak’.

Hep bir koyun aşığıyız: hepimiz müsâvîyiz, eşitiz.

Onunla aşık atılmaz: o kişi ile başa çıkmak mümkün değildir...

Azîzim Oğuz Beğ,

Umarız bu açıklamalarımız aradıklarınıza merhem olur.

Tanrı Türk’ü korusun, tüm yumuşunu cuk oturtsun.

Tonyukuk


08.06.2004

Tonyukuk Beğ,

Gönderdiğim iletime cevap verdiğiniz için teşekkürlerimi sunarım. Bahsettiğim kitap 1988'den sonra basılmıştır. Dolayısıyla size sorduğum kısımların sonradan eklenmiş olması ihtimali de söz konusu olabilir. Bahsettiğiniz gibi “bodun” kelimesine yeni bir anlam da bulunmuştur. “Bodlar” yani “boylar” denilmekte ama bunun “millet” ya da “ırk” anlamına gelmediği söylenmektedir. Bu iddianın geçtiği yer de yine size adını ulaştırdığım kitaptır. Fakat sanırım bu durumda “kara bodun”, “ak bodun” nedir diye bir soru sorarsak bu iddianın mânâsızlığı ortaya çıkacaktır.

Zahmet edip sorularımı cevaplandırdığınız için tekrar teşekkür ediyorum.

Saygılar.

Türk Şad

* * *

30.06.2004

Azîzim Türkşad Beğ,

“Teşbîhte hata’ olmaz” ma’zeretine sığınarak size, “Meşe Beyi” lakâplı bir dostumuzdan naklen bir olmuş hikâye aktaralım:

Efendim, 1975 ilâ 1980 arasındaki sayılardan birisi ile anılan yıllardan birinde, Istanbul Orman Fakültesi’nin bir sınıfında, konu ne ise, hocası, bir öğrenciyi derse kaldırmış, “Anlat bakalım” diye söze başlamış, “Ayı ne yapar da ormana zarar verir?”

Öğrenci, hocanın sorusunun cevâbını çok iyi bilmektedir. Önceki akşam, konuyla ilgili olarak kitapta yazılan beş maddeyi de hatırlamaktadır.

-Hocam, ayı, meşe ağaçlarının üzerine çıkarken bastığı ince dalları kırarak ağaca zarar verir.

-Başka?    

-Ağaç oyuklarını kovan olarak kullanan bal arılarının yuvalarını bozarak tabii dengeyi bozar.

-Başka?

-Ağaçlara çıkarken verdiği zararlardan ötürü, ormanı gürleştirecek olan tohumların olgunlaşmadan dökülmesine sebep olur.

-Başka?    

-Orman içindeki hoyrat hareketleriyle körpe ağaçları kırar.

-Başka?

-İnsanların faydalanabilecekleri, gıdâlanacakları orman mahsûllerini yemek için ağaçlara zarar verir.

-Başka?

Hoca’nın bu “başka”sı işi çatallaştırmıştır. Kitapta yazılan sebepler sâdece bu kadardır. Hoca başka sebepler de sorduğuna göre demek ki kitapta yazılanlar eksiktir. Ama hoca da sormaktadır: “Başka?”...

Öğrencinin bu soruya bir cevap uydurmanın dışında başkaca tercîhi yoktur.

-Efendim, zaman zaman orman içindeki düz ve ağaçsız alanlarda yuvarlanarak, yuvarlandığı yerlerdeki bitki örtüsünü ezer.

-Başka?

-Efendim, bu yuvarlandığı alanlardaki bitki örtüsünü ezmekle kalmaz, orada yeni bitkilerin oluşması için gereken tabii ortamı da yok eder.

-Başka ne yapar?

İş çığırından çıkmıştır.

-Efendim, zaman zaman ormana ava giden avcıları, odun toplamaya giden kadınları da kaçırır.

-Başka ne yapar?

Öğrenci iyice bunalmıştır. Bu bunalım içinde bir hayli düşündükten sonra ağzından şu sözcükler dökülür:

-Hocam, ayıdır bu. Ne yapacağı belli olmaz.

* * *

Teşbîhte hata’ olmaz demiştik ya... Meşe Beyi’nin bu hikâyesi, “bodun” kelimesine yeni ve BAŞKA? anlamlar arayan  modern kâşiflere armağanımız olsun.       

Tonyukuk


08.06.2004

Konu: Sorular

Sayın Tonyukuk,

Çalışmalarınızda başarılarınızın devamını dileyerek sorularıma geçmek istiyorum.

1)Müslümanlığın Türkler arasında hızlı yayılmasının sebebine ilişkin verdiğiniz cevap biraz yüzeysel olmuş. Bunu biraz daha ayrıntılı anlatabilir misiniz? Kılıç derken ilk Müslüman Türk devleti Karahanlı’ların o devirde daha güçlü olmasını mı kastediyordunuz?

2)12 Hayvanlı takvimle ilgili bölümü inceledim. Fakat bu hayvanların neyi sembolize ettiklerine ait kafamdaki soru işaretini gideremedim. Bunu açıklar mısınız?

3)Şu an arı Türkçe konuşan Türkler hangileridir?

4)Çeçenler,Lazlar Türk müdür?

5)Oğuzların soyağacını verebilir misiniz? Oğuzların atası Göktürkler midir?

6)Göktürklerin atası Hunlar mıdır?

Ahmet Hun

* * *

30.06.2004

Azîzim Ahmet Beğ,

1)İlteriş Kutluğ Kağan 682’de ili derleyip toparladı, 10 yıl kağan oturdu. Ardından Kapgan (Bögü) Kağan 716’ya kadar kağan oturdu.

Bu süre içinde Batı Türk Kağanlığı’nda Eçine Tuyça Kağan da 682’de oturdu, 700’e kadar Batı Türk Kağanlığı’nın başında kaldı. Yerine geçen Üçele Kağan 700’den 706’ya kadar hükmetti. 706’da Süge Kağan 711’e kadar, 711’de Sulu Kağan 738’e kadar, kağan oturdular.

Batı kağanları, 700 yılından i’tibâren, Köktürk’lerin bir döneminde On Ok’lar diye anılan, sonra ikiye ayrılarak bir kısmı batı’ya giden, zamanla Çu ve Talas vâdîlerine yerleşen ve buradaki dört Türk boyu ile birlikte Türgiş’ler adıyla anılmaya başlayan Türk’leri yönettiler.

Anadolu Selçuklu’larının son dönemini hatırlayalım. Bir merkezî idâre, bu idârenin başında bir Sultan ve Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde muhtelif beylikler... 

Batı Türk kağanlığı da, 700’lü yılların başında böyle bir görünümdedir. Türgiş Kağanları Batı Türk Kağanlığı’nı idâre eder görünürlerken, kağanlığın sınırları içinde ve dışında Anadolu beylikleri gibi yarı bağımsız beylikler vardır.

Bize bu dönemin 705 ile 715 arasındaki 10 yılı lâzımdır.

Emevî’ler döneminde Kuteybe adlı bir Arap oğlu, doğu’ya, Acem ülkesinin doğusuna işgalci ve vâlî olarak gönderildi. Bu Arap çocuğu tam 10 yıl boyunca Batı Türk Kağanlığı’nda taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmadı.

Kuteybe’nin gûyâ İslâmîyet’i yaymak için bu 10 yıl içinde harâben turâb ettiği yerler şunlardır:

*Aşağı Türkistan ve burada Kuşan’lardan beri devâm ede gelen ve Aftalit’lerin bir devamı olan güçlü Toharistan.

*Ceyhun  Havzası; Bizim, Aşağı Türkistan, Arap’ların Mâverâ-ün Nehr dedikleri Baykent, Buhârâ. Semerkant üçgeni ve buralardaki mahallî Türk hanlıkları.

*Ceyhun nehrinin aşağı mecra’ı; Harzem ülkesi ve Aral gölü mıntıkası ve bu­ralarda hüküm süren mahallî hükümdarlar.

*Hazar denizinin doğu ve güneyini çevreleyen geniş bölgeler; Cürcân, Dehistan, Tâberistan ve buralardaki mahallî hükümdarlar.

*Semerkant ve Soğd ülkesinin gerisinde kalan ve Çin’e kadar uzanan İpek Yolu güzergâhı, İç-Asya ve Türk’lüğün asıl merkezi olan Şaş (Taşkent), Fergana, hatta Kaşgar’ı da içine alan geniş coğrâfî bölge. Ayrıca Arap’ların Türk militarizminin yeni temsilcileri olan Türgiş’lerle mücâdeleleri. ( 1 )

* * *

[Ne var ki Kuteybe'nin bu harblerde yerli halka karşı ve çoğu kere zulme varan uygu­lamaları, sözünde durmayan, son derece kaypak bir kimse olması, Türk yurtlarında giriştiği büyük harblerde, halkın elinde avucunda ne varsa alması, servet ve ganîmete aşırı düşkün bir kimse olması, bundan da öte onbinlerce ma’sûm Türk'ü kılıçtan geçir­mesi ve bir o kadarını da esir alması, büyük ve vatanperver Türk hükümdârı Nizek Tarkan’ı ( 2 ) ciddî bir şekilde rahatsız etmiştir. O, buna daha fazla tahammül edememiş ve Kuteybe'den bir yolunu bulup ayrılmayı düşünmüştür. O, konuyu önce yakın çevresi ve silâh arkadaşlarına açmış ve şöyle demiştir:

“Ben bu Kuteybe'ye asla güvenmiyorum. Öyle ya, bu yavuz Arap, köpekler gibidir. Dövdüğünde havlamaya başlar, biraz yiyecek bir şeyler verirsen bu defa yalakalık eder ve senin peşine takılır. Kuteybe de böyledir. Onunla harbederken dahi, ona bir şeyler versen, buna razı olur ve seninle harbettiğini he­men unutur. Meselâ Tarhun (Semerkant hükümdarı) Kuteybe ile defâlarca harbetmiştir. Ne zamanki Tarhun ona fidye vermeyi teklîf etti, Kuteybe (çok güçlü olmasına rağmen) bunu kabûl etti ve harb etmekten hemen vazgeçti. Bununla beraber Kuteybe bir fâcirdir, o bir yoldan çıkmadır.( 3 )]

* * *

İşte böyle saygıdeğer Ahmet Beğ...

Türkler, ünlü bir târihçimizin yazdığı gibi, 150 yıl inceledikten sonra Müslüman olmamışlardır. Hattâ Türk’ler, Satuk Buğra Karahan’ın Müslümân’lığa geçtiğini gördüğü rûyânın ertesi gününde de top-yekûn Müslüman olmamışlardır.

Sanırız, geçen ay gönderdiğiniz 11.05.2004 târihli mektubunuzda sorduğunuz “İslâmiyet’in Türkler arasında hızlı bir şekilde yayılmasının sebebi nedir?” Sorunuza verdiğimiz “İslâmiyet’in Türkler arasında hızlı bir şekilde yayılmasının sebebi kılıçtır.” karşılığımız vuzuh bulmuştur.

2)Türk takviminde bulunan hayvanlar her hangi bir nesneyi temsîl etmezler. Takvim ile ilgili en güzel açıklama DLT’teki “Pars” maddesindedir. Bu maddeyi buraya aktarıyoruz:

DLT – Tercüme, I-344,345,346,347,348

pars : Türklerin oniki yılından biri. Bu, şöyle olmuştur: Türkler oniki çeşit hayvanın adını alarak oniki yıla ad olarak vermişler; çocukların yaşla­rını, savaş tarihlerini ve daha baş­ka şeyleri hep bu yılların dönmesi ile hesap ederler. Bunun kökü şöyle olmuştur :

Türk Hakanlarından birisi kendisinden bir kaç yıl önce geçmiş olan bir savaşı öğrenmek istemiş, o savaşın yapıldığı yılda yanılmışlar; onun üzerine bu iş için Hakan ulusuyla keñeş (müşâvere) yapar ve kurul­tayda “biz bu tarihte nasıl yanıldıksa bizden sonra gelecek olanlar da ya­nılacaklardır; öyle ise, biz şimdi gö­ğün oniki burcu ve oniki ay sayısınca her yıla birer ad koyalım; sağışları­mızı bu yılların geçmesiyle anlayalım; bu, aramızda unutulmaz bir andaç ola­rak kalsın” dedi. Ulus, Hakanın bu önergesini onayladı.

Bunun üzerine Hakan ava çıkar; yaban hayvanlarını “Ilısu”ya doğru sürsünler diye emreder. Bu, büyük bir ırmaktır. Halk bu hayvanları sıkıştı­rarak suya doğru sürer. Bu hayvanlar­dan avlarlar; bir takım hayvanlar su­ya atılırlar; onikisi suyu geçer; her geçen hayvanın adı bir yıla ad olarak takılır. Bu hayvanlardan birincisi “sıçgan = sıçan” imiş. İlk ön­ce geçen bu hayvan olduğu için sene­nin başı bu adla anılmış ve “sıçgan yılı” denilmiş; bundan sonra sırasıyla geçen hayvanların adları yıllara verilmiş :

ud yılı: Öküz yılı  

pars yılı: Pars yılı

tavışgan yılı: Tavşan yılı

nek yılı: Timsah yılı        

yılan yılı: Yılan yılı

yund yılı: At yılı

koy yılı: Koyun yılı

biçin yılı: Maymun yılı

takagu yılı: Tavuk yılı

it yılı: Köpek yılı

tonguz yılı: Domuz yılı

Sayı  “tonguz” yılına va­rınca dönülerek yine “sıçgan yılı”ndan başlar.

Kaşgarlı Mahmud der ki: Biz, şu kitabı yazdığımızda dört yüz altmış altı (466) senesinin Muharrem ayı idi, yılan yılı girmişti. Bu yıl geçip te 467 yılı olunca “yund yılı” gire­cekti. Hesap, sana gösterdiğim üzere olacaktır.

Türkler, bu yılların her bi­rinde bir hikmet var sanarak onunla fal tutarlar, uğur sayarlar; söz gelimi: Ud yılı girdiğinde savaş çoğa­lırmış; çünkü öküzler birbirleriyle vuruşurlar, tos yaparlar. Takagu yı­lında yiyecek çok olur, ancak insan­lar arasında karışıklık çıkarmış; çün­kü tavuğun yemi danedir; daneyi bulabilmek için çöpleri, kırıntıları bir­birine karıştırır. Timsah yılı girdi­ğinde yağmur çok yağar, bolluk olur­muş; çünkü timsah suda yaşar. Domuz yılı girince kar ve soğuk çok olur, kargaşalık çıkarmış. Böylece Türkler, her yıl bir şey olacağına inanırlar. Türklerde haftanın yedi gününün adı yoktur; çünkü hafta denilen şey İslam­lıktan sonra bilinmiştir.

Ayların adlarına gelince: Şe­hirlerde Arapça ad kullanılır. Göçebe olan ve Müslüman bulunmayan Türkler, yılı dört ayrıma bölerek ad verirler. Her üç ayın bir adı vardır. Yılın geç­mesi bununla bilinir: Yenigün (Nevruz) den sonra ilkbahara “oğlak ay”, sonra “uluğ oğlak ay” derler; çünkü bu ikinci parçada oğlak büyür. Bundan sonra “uluğ ay” denir; çünkü bu parça yaz ortasıdır; yer yüzünde nimet bollaşır, hayvanlar büyür, süt çoğalır; başkası da böyledir. Az kullanıldığı için öbür adı söylemiyorum, sen anla!

3)Çağımızda en arı Türkçe’yi şu Türk boyu konuşur demek yanlıştır. Genellikle başka dilli kişilerle temasları az olan Türk boyların dilleri arılığını asgarî ölçüde kaybetmiş olmalıdırlar.

4)Çeçenler de, Lazlar da Türk köklü değildirler.

5)Oğuz’ların soy ağacı ile ilgili bilgileri Faruk Sümer Hoca’nın “Oğuzlar” adlı kitabında bulabilirsiniz. Kitap Türk Dünyâsı Araştırmaları Vakfı yayınlarındandır. Vakfın www.turan.org adresi kitabın te’mîninde size yol gösterecektir.

6)(Kısmen 5inci sorunuzun bir kısmı ile birlikte) Ne Oğuz’ların atası Göktürk’ler, ne de Göktürk’lerin atası Kun’lardır. İşin kolay anlaşılırlığını sağlamak için konuyu şöyle anlatmak uygun olacaktır:

Uzun yıllardan beri var olan 100 hâneli bir köy düşünelim. Bu köyde de kendilerine Türk denilen ve 100 âileden oluşan bir insan topluluğunun yaşadığını var sayalım. İnsanın tabiatında var olan yönetme talebi ve yönetilme ihtiyâcı istikâmetinde, bu 100 âileden biri olan Kılıç âilesi mensûbu bir zâtın, iş başına geldiğini düşünelim. Köy, diyelim ki üç nesil boyunca bu Kılıç âilesi mensûplarınca yönetilmiş olsun. Sonra onlarca sebepten birisi ile Kılıç âilesi yönetimden uzaklaşsın ve Kalkan âilesinden bir yiğit yönetimi ele alsın. Kalkan âilesi de bu işi beş nesil yürüttükten sonra yönetim Temürgen âilesi fertlerinden birine geçsin ve bu böyle devâm edip gitsin.

Şimdi sizin bize sorduğunuz soruyu biz size yöneltelim: Temürgen’lerin atası Kalkan’lar, Kalkan’ların atası da Kılıç’lar mıdır?

Hayır, hiç birisi değildir. Târîhî akış içerinde Türk köyünü dönem dönem bâzı âileler yönetmişlerdir. Bu âilelerin yönetimi ele aldıkları ve bıraktıkları târihler bellidir. Bunların Kılıçlar, Kalkanlar, Temürgenler diye anılmaları, yönetimde oldukları döneme adlarını verdikleri içindir. Oysa o köyde yaşayan insan topluluğu, aradan çok uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ Türk’tür ve Türk adıyla anılmaktadırlar.

Sanırız konu biraz tavazzuh bulmuştur.

( 1 )Araplar’ın Türkistan’a Girişi, Prof. Dr. Zekeriyâ Kitapçı, Türk Dünyâsı Araştırmaları Vakfı yayını

( 2 )Nizek okunması yanlış olabilir.

( 3 )A.G.E. (et Tâberî, VI., s:445’e ve İbn A’sem-el Kûfî, IV., 168’e müsteniden) 

Tonyukuk


13.06.2004

Sayın Tonyukuk;

Sitenizi tesadüfen buldum. Türk olduğum, Türk doğduğum için kendimle bir kez daha gurur duydum! Tanrı sizi ve yüce Türk ırkını korusun.

Asi Kardelen

* * *

30.06.2004

Azîzim Asi Kardelen,

Otağımızın sizi mutlu ve gururlu kılmasından ötürü memnûnîyet duyduğumuzu belirtmek isteriz.

Temennîlerinize de ayrıca teşekkür ederiz.

Tanrı Türk’ünü korusun.

Tonyukuk


16.06.2004

Merhaba Sayın Tonyukuk,

Aşağıdaki sorularımı cevaplarsanız sevinirim.

1976 yılı 12 hayvanlı takvimde hangi yıla karşılık geliyor?

12 Hayvanlı takvimde geçen BARS,ULU,YUNT,BIÇIN hayvan isimlerinin karşılıklarını yazar mısınız?

Saygılarımı sunarım.

Hoşçakalın...

Ahmet Çavuşoğlu

* * *

30.06.2004

Azîzim Ahmet Beğ,

A)4613üncü Türk yılı olan ve Ulu adıyla anılan yıl (ki 385inci Ulu yılıdır) 31 Ocak 1976 Salı günü başlamış, 13 ay (384 gün) sürmüş ve 18 Şubat 1977 Cuma günü bitmiştir.

B)Türk takviminde adı geçen A—bars: pars; B—ulu: ejderha, böke, kıyankat; C—yunt: at; D—biçin:  maymun demektir.

Biz de size saygılar sunarız.

Tonyukuk


22.06.2004

Konu: Sorular

Merhaba Tonyukuk,

Size birkaç sorum olacaktı.

Bunlar sırasıyla;

1)İlk Türkler yerleşik hayata geçmeyi niçin tercih etmemişlerdir?

2)Yerleşik hayata geçen ilk Türk devleti hangisidir?

3)Göktürkler öncesinde yazılı edebiyat örneği hiç yok mu?

4)İlk yazılı Türk edebiyatı örneği Orhon(Orhun) yazıtları mıdır?

Ahmet Çavuşoğlu

* * *

30.06.2004

Azîzim Ahmet Beğ,

Bize yönelttiğiniz sorularınızda şöyle bir ön yargı sezinlemekteyiz: Sizin bildikleriniz herkesin doğrularıdır ve siz bu doğruları birilerine tasdîk ettirmek istemektesiniz.

1)Şimdi biz size soralım: Yerleşik hayâta geçmemiş olan ilk Türkler, kimdir, hangi Türklerdir?

2)Devletin yerleşik hayâta geçmesinden kastınız nedir? Yerleşik hayâtı olmayan devlet ne demektir ve o devletin tab’asını yönetiş biçiminin târîfi nasıldır?

Türk’lere göçebe demek ve onlara bu hayâtı uygun görerek küçümsemek her nedense moda olmuştur. Oysa Türk yaşayışının nasıl şekillendiğini anlamak için Kazvînî’nin Hudûd-ül A’lâm adlı eserinin İngilizce’ye yapılmış çevirisine kısa bir göz atmak yeterli olacaktır.

3-4)Köktürkler öncesindeki yazılı nesnelere edebîyat örneği demek yanlış olur. Bunlar daha ziyâde 550 yılları civârından i’tibâren yazılmaya başlanmış mezar taşlarıdırlar.

Konu ile ilgili olarak Reşit Rahmetî Hoca’nın Makâleler ( 1 ) ve Eski Türk Şiiri ( 2 ) adlı eserleri size yardımcı olacaktır.

( 1 )Makaleler, Türk Târîh Kurumu Yayınları, VII. Dizi-Sa. 45b

( 2 )Eski Türk Şiiri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayınları, Yayın nu: 65, Seri IV-Sayı: A. 20 

Tonyukuk


29.06.2004

Konu: sorular

Selam Tonyukuk,

Sitenizin içeriğinin artması isteğiyle...

Aşağıdaki soruları cevaplamanızı bekliyorum.

1)Türklerin Kuzey Afrika'da kurdukları Tulunoğulları, Akşitler gibi devletler hakkında bilgi verebilir misiniz? Bu devletler Abbasilerin ordusunda lejyoner olarak savaşan Türk Komutanlar tarafından mı kurulmuştur? Bu devletlerin halkı araplar mıdır?

2)Oğuzların Çinlilerle birlik olup Göktürklerle savaştıkları doğru mudur?

3)Hun imparatorluğu bütün Türk devletlerinin ataları mıdır?

4)Mete Hakan'ın orduda kullandığı onlu sistem,  günümüzdeki Türk Ordusunun kullandığı rütbe sistemidir? Yani 10 ile başlayıp 10 un katları şeklinde devam eden 10=onbaşı,100=yüzbaşı,1000=binbaşı gibi midir?

5)Moğollarla Türklerin akrabalıklarını açıklar mısınız?

6)Türk-Moğol devletlerinde Türkler mi yoksa Moğollar mı yönetimde ve halk arasında çoğunluktaydı?

7)Büyük İskender ile Türk Devletleri hiç savaşmış mıdır?

8)Tarih kitaplarında Ankara savaşında Yıldırım Bayazıt komutasındaki Türk ordusu ile Timur komutasındaki Moğol ordusunun savaşından bahsedilir? Timur bu bağlamda Moğol mudur?

Ahmet Çavuşoğlu

* * *

30.06.2004

Azîzim Ahmet Beğ,

1)Tolunoğulları Abbâsî hilâfetine ismen bağlı olan, ancak Mısır’da hüküm süren ve Mısır’ı müstakilen yöneten bir Türk âilesidir. Tolunoğlu’ların Mısır hâkimîyetleri 868’de başlamış, Buhârâ’lı bir Türk olan Tolunoğlu Ahmed ile 878’de mutlak bir hükümranlığa dönüşmüştür. Bu hâkimîyet 905’e kadar sürmüştür.

Ahmed’in babası Tolun, Halîfe Mu’tasım’ın ve Halîfe Müstain’in hizmetinde bulunmuştur.

Akşitler de Tolunoğulları gibi Abbâsî hilâfetine ismen bağlı olan, ancak Mısır’da hüküm süren ve Mısır’ı müstakilen yöneten bir Türk âilesidir. Akşit Mehmed Ebubekir, eski Fergana hanları âilesinden Sûriye Genel Vâlîsi Tugaç’ın oğludur. 882’de Bağdat’ta doğdu. 928’de Remle, 930’da Sûriye, 933’te Mısır Genel Vâlîsi oldu. 934’te Mısır’ı hâkimîyeti altına aldı. 946’da vefât etti. Akşit’lerin hükümranlığı 969 yılında son buldu.

Görüldüğü gibi gerek Tolunoğulları ve gerekse Akşit’ler Abbâsî yönetiminin üst düzey bürokratlarıdırlar. Ancak bu, bir kısım Türk’lerin Abbâsî ordusunda paralı askerlik yapmadıkları anlamına gelmez.

Bu hâkimîyet dönemlerinde Mısır’daki insan potansiyelinin çok azının Türk asıllı olduğu söylenebilir. Her iki hâkimîyet döneminde de yönetilenler Türk kanlı değildirler. Üstelik bu yönetimlerin resmî dili de Arapça’dır.

2)Bilge Tonyukuk’un yazılı taşlarının 1incisinin, güney yönlü 2nci yüzünde şu sözler vardır:

“Yörük Oğuzlarından tanık geldi. Tanığın sözü şöyle: “Dokuz Oğuz bodunu üzerine kağan oturdu. (Bu kağan) Çin yönüne Konı Paşa'yı göndermiş. Kıtayn yönüne Toñra Esim'i göndermiş. (Bunlarla gönderdiği) Söz şöyle: “Azıcık Türk bodunu yürüyor imiş. Kağanı alp imiş. Danışmanı bilgili imiş. O iki kişi var olursa seni (de), Çin'i (de) öldüreceklerdir. Doğu'da Kıtayn'ı öldüreceklerdir. Beni, Oğuz'u

öldüreceklerdir derim. Çin Güney'den yana değsin, Kıtayn Doğu'dan yana değsin, ben Kuzey'den yana değeyim. Türk Sir Bodunu yerinde dursun. (Onun) ilerlemesini dakı durduralım, (onu) yok edelim.”

Azîzim Ahmet Beğ,

Sizin bahsettiğiniz olay budur.

Önce şunu belirtelim ki Türk boyları üstüne kağan oturabilmek için Türk tigini olmak şarttır.

Yeni kağan 24 boydan oluşan Oğuz’un 9 boyu üzerine oturmuştur. Dolayısıyla bu iş, bütün Oğuz boylarının bulaştığı bir olay değildir.

Oğuz’a oturan kağanın bâzı sıkıntıları ve Türk Sir Bodunu’ndan korku ve çekinceleri vardır. Kendi gücü Türk’lerle girişeceği bir süngüşte yeterli olmayacaktır. Onun için kendisine müttefikler aramaktadır. Niyeti, müttefikleriyle birlikte aynı anda Türk’lere çullanmaktır.

Türk kağanı bu sıkıntının hallini Bilge Tonyukuk’a buyurur. Tonyukuk da bu üç gücün aynı anda Türk’lere dalaşmasını önlemek için bunların her birini ayrı zamanlarda basarak ittifâkın gerçekleşmesini

engeller. 9 Oğuz boyu kağanının var olan niyeti de gerçekleşmez. Aslında Oğuz’un bu niyeti Türk Sir Bodunu’na bir ihânet de değildir. Çünkü Dokuzoğuz kağanı bir ölüm kalım mes’elesiyle karşı karşıyadır.

Dokuzoğuz’ların niyetleri kuvveden fiile çıkamamış ve onların Çinli’lerle ve Kıtayn’larla birleşerek Türk Sir Bodunu ile savaşmaları gerçekleşememiştir.

3)Kun İmparatorluğu bütün Türk devletlerinin ataları değildir. Bu görüşümüze a’it açıklamayı, yukarıdaki 08.06.2004 târihli mektubunuzda sorduğunuz 5inci ve 6ncı sorularınıza verdiğimiz karşılıkta bulabilirsiniz.

4)Bugün Türk Ordusu’nda bulunan 10, 100, 1000, 10000 ve 100000 sayılı düzen, sizin de bildirdiğiniz gibi Tanrıkut Mete’nin kurduğu düzendir.

5), 6) ve 8) numaralı sorularınızın karşılıkları, daha önce bu konuları bize yazan okuyucularımıza verdiğimiz cevaplarda ayrıntılı olarak bulunmaktadır.

7)İskender’in M.Ö. 330’da Dârâ’yı öldürdükten sonra yapmayı düşündüğü iş, daha doğudaki ülkelere baş eğdirmek ve bu ülkelerin barbar uluslarını da yenmekti. Buraların sert, savaşçı, barbar halkı ülkelerini karış karış savundular. Bunları yenmek için İskender, ordusunu İranlılar ve başka barbarlarla takviye etti. İskender’in bu düşünceyi gerçekleştirmek için yaptığı icraatin, ölüm târîhi olan M.Ö. 323’e kadar sürdüğünü kabûl etsek bile, süre 6 ya da 7 yıldır. Bu süre içinde Partiya, Hirkanya, Arya, Soğd ülkesi, Baktiriya zaptedildi.

Batı kaynaklarının “sert, savaşçı, barbar” dediği insanların içinde Türk’lerin de olup olmadığını bilemiyoruz. Yine batı kaynaklarında kayıtlı olan bu bilgiler içinde, müşahhas olarak İskender’in Türkler ile de savaştığı kaydı bulunmamaktadır. Ancak bu işgâller sırasında bu yörelerde Saka’ların bulundukları da bilinmektedir. Muhtemeldir ki bu hengâmede İskender orduları zaman zaman Saka çerileri ile de vuruşmuşlardır.

Bugün Acem topraklarında, Kürkan şehrinin kuzeyinde ve Khazar Gölü’nün güneydoğusunda Çin seddine benzer uzun bir sur kalıntısı, harâbesi vardır ki İskender Seddi veyâ Türk Seddi adıyla  adlandırılmaktadır. Bir ihtimâle göre bu duvar, İskender ordularının saldırılarını önlemek için Türk’ler tarafından yapılmıştır ve Türk Seddi diye adlandırılmıştır. Bu ihtimâlin bir de tam tersi bulunmaktadır: Bu duvar, Saka’ların İskender ordularına saldırmalarını önlemek için İskender tarafından yaptırılmıştır ve Aleksandır Seddi diye adlandırılmıştır. 

Tonyukuk


  TEMMUZ-2004

  YAZIŞMALAR