TONYUKUK'a gelen yazılar... ve TONYUKUK'un karşılıkları...

NİSAN-2004

(Yazılar geliş târîhlerine göre sıralanmışlardır.)


03.04.2004

Öncelikle çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Ben Kızılelma konusu hakkında detaylı bilgi almak istiyorum.

Şimdiden teşekkür ederim.

Allah yar ve yardımcımız olsun.

Ismail Bayram

* * *

28.04.2004

Azîzim Ismail Bayram Beğ,

Kızılelma, Oğuz Türkleri’nin cihan hâkimîyeti ülkülerinin adıdır. Bu ülkü değişmez, yalın ve katıksızdır ve Temürkazık yıldızı gibidir. Türk’lerin ata-atayurtları olan Angara, Kem, Barlık ırmakları çevresindeki Oğuz Boyu’nu, buralardan hep batıya doğru yürüten ülkü, Kızılelma ülküsüdür. Kızılelma bâzen bir beldedeki, bâzen bir ülkedeki taht veyâ mâbet üzerinde parıldayan ve cihan hâkimîyetini temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli altın bir yuvarlak yâhut top olarak tahayyül edilir. Bu altın top bâzen bir zaferin, bâzen bir hâkimîyetin, bâzen de fethedilmek üzere hedef seçilen bir yerin alâmetidir. Türkistan sahasından gelerek Khazar denizini kuzeyden geçen Türk’lerin, Khazar kağanının ipek çadırı üzerindeki, hâkimîyeti temsîl eden altın topu ele geçirmeyi amaçlamaları, Kızılelma’nın çok eski inançlara ve hattâ törelere dayandığını gösterir. Veriler odur ki Oğuz’un Kızılelma arayışları, Îran'da hüküm süren Türk boylarının Anadolu’ya akmalarıyla Selçuklu ve Osmanlı’larda da süregitmiştir. Osmanlı’ların Macaristan'da bulunan Kızılelma'yı ele geçirmeleri, daha sonra fethetmek istedikleri yerlerde başka Kızılelma'ların da olabileceği yolundaki inançlarını pekiştirmiştir.

Türk’lerde, kendilerinin dünyâ  nizâmını sağlamaya me’mûr kılındıkları yolunda bir inanç vardır ki bunun

îmân kaynağı da Kızılelma'dır. Yine Türk’lerde var oluştan îtibâren âile, oba, boy, bodun sıralamasıyla

devletin sağlam bir şekilde teşkilâtlanması millî amaçların ve ülkülerin birliğini de sağlamıştır. Bu katı

devletçilik şekli ve anlayışı, Türk’ün Kızılelma'ya gitme isteğini dâimâ dinamik kılmıştır. Binlerce yıldan

beri Türk’ün şuuraltına yerleşen bu duygu, dönem dönem yeniden zuhûr etmiş, yeniden boduna güç

vermiştir.

Evliyâ Çelebi, Muhammed Yalavaç’ın doğumunda vuku’ bulan bâzı mûcizevî ve hârikulâde hâdiseleri

anlatırken Ayasofya’nın kubbesinin çöktüğünü ve Istanbul Kızılelması’nın da yere düştüğünü yazar. 

Ayasofya’nın girişinde dikili bir sütûnun tepesinde ata bindirilmiş bir imparator heykeli, heykelin

elinde de kızıl bir küre (veyâ altından büyük bir elma) bulunmaktadır. Îmâ yoluyla imparatorun dünyâyı

elinde tuttuğunu gösteren bu küre, dünyâ hâkimîyetinin tılsımı sayılan yazılarla süslüdür. Öyleyse

Osmanlı’nın Kızılelma’sı Istanbul’a hâkim olma ülküsüdür, “Bizans Kızılelması”dır, Istanbul’dur.

Evliyâ Çelebi’nin, Muhammed Yalavaç’ın doğumuyla çöktüğünü bildirdiği Ayasofya kubbesi, 14üncü

yüzyılın sonlarına doğru tekrâr çöker. Bu çöküş sırasında yukarıda bahsi geçen heykelin ve heykelin

elindeki kürenin yere düşmesi, Oğuz’lar arasında kendilerinin Istanbul’u fethedeceklerinin belirgin bir

işâreti sayılır.

Hattâ rivâyet oldur kim, bu çöküşten sonra imparator, Ayasofya’nın kubbesini yeniden onartmak istemiş,

ancak hiçbir Bizans’lı usta bu işi becerememiş ve başarılı olamamıştır. Bunun üzerine iş, Bizans’ın yakın

doğusunda, Anadolu yakasında yerleşik Türk ustalarına verilmiştir.

Türkler bir yandan onarım işini başarı ile sürdürürlerken, aralarında şöylece kavilleşmişlerdir: “Nasıl

olsa yakında, gelecekte çocuklarımız, torunlarımız bu Bizans’ı açacaklardır. O zaman bu Ayasofya nâm

kilise de Câmî’ye tebdîl edilecektir. Gelin yiğitler, biz bunun dört bir köşesine birer minâre temeli

kazalım. El ayak tutar iken bu işi evlâda, evlâd-ül evlâda bırakmayalım.”

İşte rivâyet burada çatallaşır. Kimisine göre, fetihten hemen sonra bu temeller üzerine minâreler inşâ edilir, kimisine göre ise, minâreler yeni açılan temellere binâ edilir ama eski temel çukurları da yakın

bir târîhe kadar yerinde durur.

Istanbul'un fethinden sonra Türk için Kızılelma, Roma’daki St.Pierre kilisesinin kubbesidir. Burası

Katolik  dünyâsının kalbidir. Türklerin hedefi şimdi Roma'dır.

Artık, Osman­lı pâdişâhları, devlet adamları, askerler ve halk için ulaşılacak ülkü Roma (Rim Papa) Kızılelması’dır. Zîrâ Fâtih’in emriyle yapılan Ortanto seferinin sebebi de budur, Roma Kızılelması’nın düşürülmesidir. Atıla'dan sonra Roma'yı düşürmek Osmanlı Türkleri’nin büyük hedefleri arasındadır. Zâten bir efsâneye göre Kızılelma Roma'ya taşınmıştır ve işte bu sebepten Türk'ün

Roma'yı fethetmesi gerekmektedir.

Târîhî kaynaklarda da yer alan bu efsâneye göre, Kızılelma, 1inci Anûşirvân tarafından Dağıstan'dan alınarak Îran hazînesine konmuş, oradan da Roma'ya kaçırılmıştır. Bundan başka çeşitli mektup

örnekleri, elden ele dolaşmaktadır ve Türk’leri Roma Kızılelması'na dâvet etmektedir.

Türk’ler için Macaristan da bir başka Kızılelma olmuştur. 

Kânûnî devrinde Çarls Kuint’e karşı yapılan savaşlarda ve bu savaşların sonrasında ise Beç (Viyana) Kızılelması ortaya çıkmıştır. Bu amaç, yeniçeriler arasında uzun süre bir “ocak geleneği” olarak ve çok canlı bir şekilde yaşamıştır. Nitekim, yeniçeriler'in: “Testiye kurşun atar, keçeye kılıç çalar,

Kızılelma'ya dek gideriz!” sözü meş­hûr “Gülbang”ın bir parçası olmuştur. Kânûnî'nin, yeniçeriler'den

ayrılırken “Kızılelma'da buluşuruz” demesi de meşhûrdur.

Beç şehri kalesi, Alman Kızılelması ve Alman Kızılelma Seddi adıyla adlandı. Evliyâ Çelebi “Bütün Macar, Nemçe (Avusturta), Latin ve Yunan târihlerinde bu Beç Kızılelması’nı ve Rim Papa (Roma) Kızılelması’nı Osmanlı’nın alacağı açıklanmıştır” diye yazar. Bir Macar yazarı ise Türk’lerin “Pâdişâhımız gelecek, Hıristiyan dünyâsını ve Kızılelma’yı alacaktır” dediklerini bildirir.

Sonuç olarak denilebilir ki; İslâmiyet'ten önce Oğuzlar arasında doğan Kızılelma ülküsü, Türk’lerin Müslüman olmalarından sonra da Selçuklu ve Osmanlılar tarafından devâm ettirilmiş, cihan hâkimîyetine yön ve şekil veren fetihler bu ülkü istikâmetinde gerçekleştirilmiştir. Türk’ler için Kızılelma, üzerine düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda da câzibesi artan bir amaç, bir hayâl, bir and, bir ülküdür. Kızılelma, tek ve değişmeyen bir nesne değil, hayâli her yerde görülen bir amaçtır. Bu ül­künün zaman zaman daha tanınabilecek, anlaşılabilecek bir “yer” veyâ bir “madde” olarak adlandırılmasına gerek görülür ve bu gereklilik de devir ve şartlara göre sürekli değişir.

Kızılelma’nın Osmanlı’lar zamanında yazılı kayıtlara geçtiği de görülmektedir.

Kızılelma sözcüğü Sâbit’in (1650-1712) şu beytinde olduğu gibi dîvân edebiyâtımıza da yansımıştır:

       Hele nûş_itsün_emrûdî kadehden. âb-ı ummânı   

       Kızılelma'ya dek hükmeyler_ol tuffâhi-i gabgab

“Hele deniz suyunu armuda benzeyen kadehten bir içsin, o gerdanı elmaya benzeyen (kişi) Kızılelma’ya kadar hükmetmeye kalkar.”

Sekbanbaşı Târîhi'nde de, Nizâm-ı  Cedîd'e karşı çıkan yeniçerilerin, kendi üstünlüklerini ifâde için;

“... harb iderüz, kralın tahtını başına geçirip Kızılelma'ya dek gideriz.” dedikleri anlatılmaktadır.

Osmanlı’nın gerilemeye başlamasıyla hız kaybeden bu ülkü, 20nci yüzyılın başından îtibâren gelişen Türkçülük akımı ile birlikte yeniden canlanmaya başlamıştır. Ziyâ Gökalp'a göre; “Türk köylüsü Kızılelma'yı hayâl ederken, gözünün önüne Türk İl­hanlıkları (Büyük Türk İmparatorluğu) gelir.

Ger­çekten, Turan mefkûresi (ülkü), mâzîde bir hayâl değil, bir gerçekti.” demektedir. Gökalp, Kızılelma olarak daha çok “Bü­yük Türk Birliği”ni göstermekte, onu “Tûrân” ile aynı anlamda kullanmaktadır. O:         

       Kızılelma yok mu? Şüphesiz vardır;

       Fakat onun semti başka diyardır...

       Zemini mefkûre, semâsı hayâl...

       Bir gün gerçek; fakat şimdilik masal...

derken, “mefkûre”lerin milletlere ilham ve hız verdiği gerçeğini ortaya koymak iste­miştir.

       Demez taş, kaya

       Yürürüz yaya!

       Türk'üz, gideriz

       Kızılelma'ya!

dörtlüğünde de millî ülkü uğrunda her zorluğa katlanarak gayret gösterilmesi ge­rektiğini ortaya koymuştur.

Ömer Seyfettin ise, “Kızılelma Neresi?” adlı yazısında, Türkçü’lerin bu ülküsünü, târîhî kaynaklara da dayanarak îzâha çalış­mıştır.

Millî Edebîyât'ın bâzı şâir ve ya­zarlarında da Kızılelma’nın doğrudan veyâ dolaylı anlatımlarına

rastlanır. Bunların arasında Atsız, Arif Nihad ilk akla gelen ediplerdir.

Şevket Süreyyâ şöyle yazar: “Türk ülkücülüğünde Kızılelma'nın ne olduğu belli değildi. Asırlarca ona herkes, kendi hayâlinin dilediğine göre mânâ vermişti.”

Mütercim Asım Beğ der ki: “Eğer aman vermeseler bizim yeniçeriler Kızılelma'ya kadar giderler ve  Moskof nâmını sahîfe-i a’lemden hakkedeler imiş.” (Bu sözlerden bir zamanlar Moskova’nın da Kızılelma olarak tahayyül edildiği anlaşılmaktadır.)

Kızılelma, Yahyâ Kemâl’in “Ahmed Paşa'ya Gazel”inde de geçer:

       GEDİK AHMED PAŞA’YA GAZEL

       Bâd hükmün sürüp_enfâs-ı Mesîhâ’ya kadar
       Bâdbân_açtı zafer sâhil-i a’dâya kadar

       Çıktı Otranto’ya pür-velvele Ahmed Pâşâ
       Tûğlar varsa gerektir Kızılelma’ya kadar

       Ra’d-ı tekbîr kopup gitmelidir bank-ı ezân
       Dâr-ı küffârda meşhûr kenîsâya kadar

       Gark-ı nûr_olmalı îmân-ı Muhammed’le firenk
       Bu sefer Rim-papa’dan Hazret-i Îsâ’ya kadar

       Olsun_ilhâm_edenin rûhuna bir tuhfe Kemâl
       Şehper_açsun bu gazel Cennet-i A’lâ’ya kadar

Büyük Türkçü Atsız, Kızılelma adlı makalesinde şöyle demektedir:

Türkler, kendi ülkülerine niçin “kızılelma” demiştir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık

ve tabiilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından mânâlıdır. Kızılelma adı, ülkünün aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir.

Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilâhî bir gâyenin timsâli hâline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu’ya gelen, en çok bir milyon Türk, Bizans’ın Asya ve Avrupa’daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik Hıristiyanlaşmış döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu

dünyâ çapında devleti kurup dört kıta “dördüncüsü Okyanusya’dır” üzerindeki teşkîlat ve medeniyet şâheserini yaratamazdı.

.....

Kızılelma ülküsüne “tehlikeli mâcerâcılık” diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp düşünmelidirler. Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmış olan İbrânî dilini diriltip bir konuşma dili hâline getirmek uğrundaki çalışmaları ile dünyâya örnek olmuşlardır.

..... Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil, yaşamaktan da vazgeçmeliyiz. “Târîhî görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmuş bir topluluk” olmayı kabûl etmeliyiz.

.....

Kızılelma ülküsünün gerisinde savaşlar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi rahatı

ve keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü inkâr edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister istemez bu millî akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların millî ülküyü gûyâ millî çıkar adına baltalamasının önüne geçmektir.

..... Kızılelma, Türk milletinin mânevî besinidir. Açlar yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hattâ zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de “Kızılelma” kendisine yasak edildiği için marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı ve zehirli fikirlere el uzatıyor.

Fakat artık bu devir kapanmıştır. Gittikçe uyanan millî şuur karşısında gâfiller ve hâinler, Türk

milletini daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.

Ziyâ Gökalp’ın mısraları düstûrumuz olacaktır:
Demez taş, kaya
Yürürüz yaya...
Türk’üz, gideriz

Kızılelma’ya.

(Kızılelma, 1. sayı, 31 Ekim 1947)

*

Azîzim Ismail Bayram Beğ,

Avrupa Birliği denilen Hıristiyan Kulübü’ne girebilmek için son zamanlarda sergilediğimiz, sahnelediğimiz katakullîyât herkesin belleğindedir. Atsız Beğ’in 57 yıl önce yazdığı bu makâle sanki bugün ve bugün için yazılmış gibidir.

Batı Türkeli yöneticileri, AB denilen mezellet topluluğuna girebilmek için harcadıkları beyhûde emeğin yarısını TB (Türk Birliği) için harcamış olsalardı, yolun yarısı çoktan kat edilmiş olurdu. Tanrı’nın Türk ülkelerine lûtfettiği yer altı ve yer üstü zenginlikler, AB gibi birkaç adet kuruluşu satın alacak düzeydedir. Mâdeni, tarımı, hattâ insânî hiçbir değeri bulunmayan Avrupa’nın neyine özenilir ve tamâh edilir, bilinmez.

Gün gelecek devran dönecektir. Ve yakın bir gelecekte ve günlerden bir gün Türk tamarlı bir Türk yönetici, “AB’nin Türk töresine, yaşayışına, zenginliğine yakışmadığını ve birliğin hem maddî hem de

mânevî açıdan Türkler’in çok gerisinde olduğunu” söyleyecektir.

Ve inanınız ki (kazârâ) AB’ye girmekle çürüteceğimiz Kızılelma’mız, o andan îtibâren yeniden allaşacak ve hayat bulacaktır.

Tanrı Türk’ü Kızılelma’sız komasın...

Tonyukuk


24.02.2004

Kardeşim Tonyukuk,

Geçenlerde  Futhark yazıtlarıyla ilgili olarak, keyik, kertik kelimelerini bilemediğinizi gördüm.

Bence Tüm Türkiye’de ve Türk dünyasında yerel olarak kullanılan Türkçe derleme çalışması başlatmak gereklidir. Özellikle Türkiye’de. Çünkü yerel ağızlarda Türkçe çok daha sade ve kapasitesi geniştir.

Mesela ben Aydın Karacasu ilçesindenim.

Civar köylerin kimlerden oluştuğunu biliyorum ama İlçenin tam olarak kimlerden geldiğini şimdiye kadar tespit edemedim.

Kimisi Karasü boyundan diyor, kimisi menteşelerden kimisi de aydın oğullarından ama kullandığımız kelimeleri derlemeye çalışıyorum.

Mesela Futhark yazıtlarında  KERTİK kelimesi geçiyor.

KERTİK  Bir yerin çıkıntı tarafıdır. Bu tarih anlamına gelebilir. İşaret anlamına gelebilir.

ÇENTİK ise Keskin bir aletle ağaca vurulan, açılan işarettir.

Selamlar.  

Adem SELÇUK-AYDIN

* * *

28.04.2004

Azîzim Adem Selçuk Beğ,

Eger kim bir kimesne yazı yazmaya heveskâr ise, ilk önce yazdıklarının bir insicâm içinde olmasına özen göstermelidir. Biz sizin yazınızda  maalesef böyle bir ahenk, denge bulamadık. Yazınızda bizim bilemediğimizi bildirerek nâdanlığımızı yüzümüze vurduğunuz! iki kelimeden birincisi olan ‘keyik’ten daha sonra hiç söz etmemenizin sırrını çözemedik.

Siz siz olun, karşınızdaki kim olursa olsun bir konu hakkında ona “sen bunu bilmiyorsun, bilemiyorsun” demeyiniz. Bu tembîhimizin derûnundaki inceliği çözer iseniz, hayâtınız boyunca rahat eder ve cem’îyet içinde saygın bir kişilik kazanırsınız.

Sizin tenkîdinize hedef olan yazımızda biz, Futhark alfabesinin Türk abaçasına benzeyen harfleri ile yazılmış olan sözcüklerin Türkçe olanlarını işâret etmeye çalışmıştık. Kaldı ki amacımız bu alfabe ile yazılmış olan metnin, Türkçe anlamını açıklamak değil, aksine hiçbir anlam taşımadığını tesbit etmek, Türk abaçasının imlerinin yanyana dizilmesi ile çıkabilecek Türkçe kelimeleri göstermekti.

“Mesela Futhark yazıtlarında  KERTİK kelimesi geçiyor.” buyurmuşsunuz. Bundan emin misiniz?

Bu yazıda geçen ve kWk imleri ile yazılmış olan kertik kelimesinin böyle okunabilirliğinin tartışmaya açık olabileceği düşüncesi ile biz, kertik? şeklinde, ardında bir soru işâreti ile birlikte takdîm ettik ve dedik ki;  W = art okunan ve geçit anlamına gelen şekil... ert okunabilirliği de düşünülürse, 7. 8. ve 9. harfler ‘kertik’ okunabilir.

Zîrâ bize göre   W imi için yaygın olan “baş” okunuşu ihtilâflıdır ve yine bize göre bu im art okunmalıdır. Arab’ların akabe dedikleri iki dağ arasındaki geçide Türk’ler art derler. Bu im yukarıdan aşağıya doğru ortadan ikiye ayrıldığında sanki iki ayrı dağı temsîl etmekte ve birbirlerine yaklaştıkça da bir akabeyi, yâni bir artı andırmaktadır.

Gelelim bizim bilemediğimiz, sizin bildiğiniz “kertik” kelimesine... Önce Dîvân ü lûgât-it Türk’e bakalım:

kertük = ağaçta açılan kertik. Bk: kertik

kertük-kemrük = kesik, gedik.

Kertik = ekmek ve ekmeğe benzer şeylerin sayısını bilmek için bir ağaçta yapılan kertik, çetele... “Radloff’a göre kelime Altay, İlebed, Kazak, Kırgız, Kırım, Koybal, Küberik, Sagay, Şor ve Telegüt diyeleklerinde de ‘kertik’, Kazan ve Tobul diyeleklerinde ise ‘kirtik’ şeklindedir.”            

Sonra Kâmûs-ı Türkî’ye bakalım:

Kertik (i). Çentik, çizik, nişan, çentilerek yapılan baş: “Dingillerin başı kertikli olursa tekerlek çıkmaz.”, çetele kertiği. Kele kertik = Yara izinden yamrı-yumru olmuş.

Ve en sonunda da bir insicâmsızlık örneği olabilecek şekilde bunların peşine taktığınız “çentik” için yine 

Kâmûs-ı Türkî’ye mürâcaat edelim:

Çentik (i). 1-Bir şeyin düzgün ve keskin yüzünde kesilme veyâ kırılma ile meydana gelen küçük yarık, kertik. 2-Küçük oyuk, girinti.

(s). Çentilmiş, üzerinde kertikleri olan. // çentik açmak: Çentik meydana getirmek. çentik atmak: Çentik yapmak, çentiklemek, kertiklemek.

Bu ilâveler de bizden olsun:

1-Halk arasında “Bıçağın ağzı çentik çentik (çüntük) olmuş.” deyimi oldukça yaygındır.

2-Bir koşuğun bir dörtlüğünde geçer:

     Çentilmemiş surat ayıbdır serde

     Beş kılıç darbesi yeter mi merde

     Gerçi nesnemiz yok bir kılıç bir de

     Çakınla bilenmiş yüreğimiz var

Allah’ın selâmeti üzerinize olsun...

Tonyukuk


  MAYIS-2004

  YAZIŞMALAR