TONYUKUK'a gelen yazılar... ve
TONYUKUK'un karşılıkları...
EYLÜL-2001
(Yazılar geliş târîhlerine göre sıralanmışlardır.)
04.09.2001
Teşekkür
Asil Soydaş Tonyukuk,
Sitenizi gördüğüm zaman kendimi o hep olmak istediğim ama tarihin
benim için geç tecellisinden dolayı olamadığım Büyük Komutan Mete Han'ın
ordusunda bir asker olarak hissettim. Tamamiyle Türk'e ait... Kendimi Atsız'ın
romanlarında kaybetmişken sitenizi görmek bana büyük bir gurur verdi. Çaldığım
kopuzla, okuduğum kitaplarla şanlı tarihimizin derinliklerinde kaybolurken
sitenizi görmek, internet gibi bir teknoloji harikasını kullanarak Vezir
Tonyukuk'tan seslenir gibi konuşmanız damarlarımdaki asil kanın ne kadar soylu
olduğunu bana bir kez daha hissettirdi.
Çalışmalarınızdan dolayı size, yazılarınızda sizi yalnız bırakmayan tüm
Türkçülere teşekkürler...
TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE BİRLEŞTİRSİN.
Mustafa DİNÇTÜRK
*
* *
30.11.2001
Azîzim Mustafa DİNÇTÜRK Beğ,
Heyecanlı yazınız bize bir şiiri hatırlattı.
Yahyâ Kemâl üstâdın şu rubâîsini bilirsiniz:
Halûk Şehsuvaroğlu’na
Çık tayy-ı zamân et açılır her perde
Bir devri geçir istediğin her yerde
Ben hicret edip zamânımızdan yaşadım
Istanbul’u fethettiğimiz günlerde
Adı sanı pek fazla bilinmeyen bir başka manzûme-nüvist, bu rubâîden
etkilenerek, 8 beyitlik bir kıt’a yazmış... Kıt’a beyitlerindeki mısra’lardan
birincisi yukarıdaki rubâînin 3üncü beytinin, ikincisi ise 4üncü beytinin
vezninde... Buyurun bu kıt’ayı birlikte okuyalım:
SEN YAŞADIN, BİZ DE YAŞADIK...
Sen hicret edip
zamânımızdan yaşadın
Istanbul'u
fethettiğimiz günlerde...
- - - - - - - - -
- - - - - - - - - - - - - - - - - -
Biz hicret edip
zamânımızdan yaşadık
Evdeşlere ok
attığımız dünlerde
Ertunga yuğunda
yırtarak bağrımızı
Azrâil'i ağlattığımız
dünlerde
Tabgaç'ları
titrettiğimiz dünlerde
Yağmurlu çakınlı
kapkaranlık gecede
Kürşad'la ölüm
tattığımız dünlerde
Binkırk yılında
dizletip Gazne'liyi
Çağrı'yla at
oynattığımız dünlerde
Alparslan Ordusu'nda
bozkurtlayın
Sen fethi yaşarken
ayrılıp biz yaşadık
Târîhe şeref
kattığımız dünlerde
- - - - - - - - -
- - - - - - - - - - - - - - -
Bu arada, Tonyukuk'tan seslenir gibi
konuşmak ne haddimize. Eğer size böyle geliyorsa bu, onun at uşaklığını
yapmamızdan kaynaklanıyor olmalı...
Sağlıcakla kalınız
efendim.
Tanrı Türk’ü
korusun.
06.09.2001
Konu: Türkçe üzerine...
Sayın Tonyukuk,
Mayıs ayında Magne Aga ve Turgay Kürüm ile olan yazışmalarınızı okudum. Eski
Türk yazıları konusunda uzman olmadığım için İskandinav runik yazıtlarının
okunuşu hakkında fazla bir yorum yapmak istemiyorum. Ancak "Köpek"
sözcüğünün Türkçe olmadığını bunun Farsça'dan alınma olduğunu yazmışsınız.
Size "Kommun" sözünü hatırlatıp şu anda Türkçe’de kullandığımız
"kamu" kelimesinin Latince’den alınma olduğunu söylesem ne derdiniz?
Tabii ki sizin bilginize sahip birisi buna Orhun yazıtlarında tıpatıp aynı
anlamda kullanılan "kamug" kelimesini gösterip itiraz etmeli. Bunun
gibi bir çok örnek verilebilir.
Sayın Tonyukuk, bugün Macarca’da "kopek" denen
bir köpek (it) çeşidi olduğunu biliyor muydunuz? Bu sözcüğün Türkçe olarak
"kop" kökünden türeme olma ve Hunca'dan gelme ihtimali çok
kuvvetlidir. Şunu unutmayın ki Türkiye Türklerinin atası Oğuzlardır ve Orhun
yazıtlarında "Türk ve Oğuz" birbirinden ayrı kabul edilir. Yani arada
lehçe farklılıkları olma ihtimali oldukça kuvvetlidir. Pencere kelimesinin
Farsça'dan alındığı kesindir ama "köpek" gibi bir kelime dilbilim olarak
buram buram Türkçe kokmaktadır.
Bir diğer konu da sayfanızı çok beğenmeme karşın kimi konu ve yazışmaların
ırkçılık içermesinden duyduğum rahatsızlıktır. Irkçılık Türk vatanseverliğine
vurulacak en büyük darbedir. Türkiye'de milliyetçilik bir aralar öyle bir hal
almıştır ki Orta Asya'da Turan hayalleri kuranlar öz be öz Orta Asya Türkü olan
Alevileri düşman belleyebilmişlerdir. Bu cahilliklere artık bir son verelim.
Türk milliyetçiliği önce kendi vatanındaki insanları sevme amacıyla yola
çıkarak tüm insanlığı kucaklayacak bir fikir yapısına sahip olmalıdır. Yani
sevgili Atamızın söylediği gibi "yurtta sulh cihanda sulh".
Saygılarımla,
Okan BAŞKAN
* * *
05.12.2001
Ders: Türkçe ve
Türklük üzerine...
Bay Okan Başkan,
Yazınıza elde olmayan sebeplerden ötürü gecikerek karşılık verdiğimiz
için özür dileriz.
Bay Okan,
Gerek yazılı taşlarda, gerek Dîvân’da, gerek Uygur vesîkalarında (ki
bunlar dilimizin yazılı en eski kaynaklarıdırlar) köpek sözcüğü
bulunmamaktadır. Bu sözcüğe ilk olarak Kutadgu Bilig’de bir yerde rastlanır. Buna karşılık aynı eserde it,
‘it’ olarak 7, ‘ıt’ olarak 6 kere kullanılmıştır. Bu durumda da insanın aklına kelimenin neden yazılı ilk Türk
eserlerinde bulunmadığı sorusu gelir. Meraklısı da işin dibâcâsını bulmaya çalışır.
Merhûm Profesör Doktor Muharrem Ergin, doçentliği sırasında Dede
Korkut kitapları üzerinde çalışmıştır. Yanlış hatırlamıyor isek bu çalışmalar,
“Dede Korkut Kitabı” adı altında 1963 yılında TDK’nca, yine aynı ad ile 1964
yılında da “Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü”nce basılmıştır. TDK aynı eserin
ikinci ve üçüncü baskılarını da yapmıştır. Kitabın üçüncü baskısı, yazarının
hakka yürümesinden (06.01.1995) sonra, 1997 yılında yapılmıştır. Kitap, Dede
Korkut üzerine yapılmış ilk ve en ciddî araştırmayı ihtivâ etmektedir.
Muharrem Hoca’nın Dede Korkut Kitabı’nın son baskısı da dâhil bütün
baskılarının sözlük kısımlarında, (eser içinde 18 yerde geçen) köpek kelimesi
şöyle açıklanmıştır:
köpek (f. Kūpek) köpek 8-10, 46-13,
46-13, 46-13, 47-2, 85-10, 86-11, 184-5
k. –ile 87-4, 87-4, 87-8; k. –ilem 46-8; k. –i (akk.) 47-2,
47-3; k. –üm 281-6; k. –i (iyelik) 46-7;
k. –leri (akk.) 87-11; k. –lere 46-4...
Görüldüğü gibi hoca, köpek kelimesinin Farsça, Farsça yazılışının da
‘kūpek’ olduğunu bildirmektedir.
Kelime başına, kelimenin Farsça olduğunu göstermek için bir f. harfi
konulmuştur. Siz, kendinize göre ve tabii olarak! bu f. harfini sanırım şöyle
yorumlayabilirsiniz: “Köpek kelimesi Türkçe’dir. Türkçe’den Farsça’ya
‘kūpek’ şekliyle geçmiştir. Hoca bu f harfi ile bunu belirtmek
istemiştir.”
Aynı eserin sözlüğünde ‘kelb’ kelimesi de bulunmaktadır. Kitap
içinde bir yerde geçen kelime sözlükte şöyle gösterilmiştir:
kelb (ar.) köpek k. –çügezi 26-10...
Demek ki yukarıda sizin adınıza bizim yaptığımız yorum doğru
değildir ve Muharrem Hoca’ya göre köpek Farsça, kelb Arabça kelimelerdir.
Bakınız, sözlükte ‘it’ kelimesi de geçmektedir. Eser içinde 8 yerde
geçen kelime sözlükte şöyle görülüyor:
it
it, köpek 67-2, 127-10, 281-4
i. -üm 40-13, 248-7; i. -üm-ile 40-13;
i. -üñi 127-2; i. -üñüz 114-1...
İt kelimesinin önünde herhangi bir dile mensûbîyetini gösteren bir
harf yok. Yâni kelime düpedüz Türkçe... Korkarım siz bu kelimenin Moğol
dilinden geldiğini, hocanın bunu göstermek için önüne bir m. harfi koymayı
unuttuğunu ileri süreceksinizdir.
Acemler köpeğe yaygın olarak ‘seg’ derler. Burada belki haklı
olabileceğiniz tek nokta Acem’in it için kullanabildiği seg kelimesi var iken
neden bir de kūpek kelimesini kullanma ihtiyâcı duyduğudur.
Köpeğin ‘kop’ kökünden türediğini yazarken, bu kökün fiil kökü kop
mu, yoksa isim kökü kop mu olduğunu belirtmemişsiniz. Herhalde kop fiil
kökünden türedi ise, koparak yaban üzerine atlayan, salan anlamında olmalı!
Yok, çok anlamına gelen kop isminden türedi ise bu defâ da bir batında sekiz,
on yavru yapmasından ötürü böyle anılmış olmalı... Hepsi iyi de kop kökünden
türeyen kelime neden kopak ya da kopuk değil de köpektir. Yoksa bu da Nasreddin
Hoca’nın ‘Eyüb’ünün söylene söylene ‘ip’ olması gibi bir şey midir?
Hele kelimenin bir de Hunca’dan! gelmişliği ihtimâlini vurgulamanız
yok mu? Acaba Tanrı, kagan, sançak, batrak, kılıç, at, yılkı, otag, börü,
bilekyüzük, törü kelimeleri de sizce Hunca’dan! gelmiş olabilirler mi?
Cevâbınız hayır ise Hunca’da! bu kelimelerin karşılıkları nelerdir? Acaba
Hunca’dan! Türkçe’ye bildiğiniz iyi bir sözlük var mı?
Sayın Bay,
Latince Kommun kelimesinin Türkçe’mize kamu şeklinde geçtiğini
bildirmeniz büyük bir keşiftir. Biz hayâtımızda bilgiçlik taslamamışızdır ama
sizin ifâdenizle, değil “bizim bilgimize sâhip birisi”, sıradan bir kişi bile
bu şâheser karşısında şapka çıkartır.
Kamu kelimesi kamug kelimesinin sonundaki g harfinin düşmesiyle
oluşmuştur. Târîhin her çağında bütün, hep, hepsi, baştanbaşa, tamâmen, hep
birlikte anlamlarını kapsar. Siz kamu kelimesinden söz ederken herhalde
kelimenin topluluk, cemiyet anlamına geldiğini sanıyorsunuz. Kamu kelimesine
Arab’ın cem’iyyet kelimesini Türkçe’den dışlamak için yeni anlamlar
yakıştırılmış, uydurulmuştur. Sonra da Kâmûs-ı Türkî’deki Kamuğ maddesinin
açıklamasında geçen, eski yazıda (cim+mim+ye+ayn) harfleri ile yazılan, cümle,
bütün, hep anlamına gelen ve bizim kamuğ ile anlamca örtüşen cemî’ kelimesi ile
yine eski yazıda (cim+mim+ayn+ye) harfleri ile yazılan, cem’iyyete âit,
cem’iyyetle ilgili, ortaklaşa, kollektif anlamına gelen ve sizin kamu ile
anlamca örtüşen cem’î kelimesi üstâdlarca! bilerek ya da bilmeyerek
karıştırılmış, yanlış okunmuş ve bu uydurma anlamlara da mesnet kılınmıştır.
Fuzûlî’nin,
Kamu bîmârına cânan
devâ-yı derd ider ihsan
Niçin kılmaz bana derman
beni bîmâr sanmaz mı
beytindeki yâhut Karacaoğlan’ın,
Gene geldi türlü baharlar bağlar
Bülbül figan edip kamuyu dağlar
Türlü çiçeklerle bezenmiş dağlar
Ulu dağlar yol olduğu zamandır
dörtlüğündeki kamu kelimelerinin yerine sizin kamunun karşılıklarını
koyun. Ortaya tadından yenmez bir nesne çıkacaktır.
Sayın Bay,
“Şunu unutmayın ki Türkiye Türkleri’nin atası Oğuzlardır ve Orhun
yazıtlarında “Türk ve Oğuz” birbirinden ayrı kabul edilir. Yani arada lehçe
farklılıkları olma ihtimali oldukça kuvvetlidir.” buyurmuşsunuz. Orkun
yazıtlarının neresinde Türk ve Oğuz’un birbirinden ayrı kabûl edildiklerini
bildirmemiş, sizce olma ihtimâli! oldukça kuvvetli bulunan “Türkçe ile Oğuzca!
arasındaki lehçe farklılıkları”na hiç örnek vermemişsiniz. Kısacası demek
istiyorsunuz ki Türk ile Oğuz farklıdırlar ve ihtimâldir ki aynı dili lehçe
farklılığı ile konuşmaktadırlar.
Zâten kantarın topunu da burada kaçırmışsınız.
Şimdi işin aslını bizden öğreniniz, çünkü bu işlerin mektebi bu
otağdır.
Bu konuda Prof. Dr. Kafalı Mustafa Hoca bakın ne diyor:
“.......Köktürk
tarihi, Köktürk Kağanlığı tabirleri kullanılmışsa da Orkun yazıtlarında yaygın
olarak kullanılan ifade ‘Türk Kağanlığı’dır. Ancak iki yerde Köktürk tabirine
rastlanmaktadır. Ne hikmetse bu iki yerde geçiş günümüzde yaygın isim haline
gelmiştir. Buradaki “kök” tabiri, ......., iki türlü izah edilmektedir.
Türklerde ........Gök renk doğunun ifadesidir. ........ Köktürk tabiri
kağanlığın doğu bölümünü ifade etmek için söylenmiş olabilir. Bir diğer husus
ise Türk inanç yapısında gök veya kök kelimesinin Tanrı’nın vasıfları arasında
olmasıdır. Bu manada alındığı zaman “ilâhi Türk” manası çıkmaktadır.
Çin kaynaklarına bakıldığı zaman Türk Kağanlığını kuranların
Hun yabgularının soyundan geldiğini, Türk Kağanlığı toplumunun da Hunların
devamı olduğunu açıkça görebiliriz. Bilindiği üzere Hun tarihi M.Ö. 3.
yüzyıldan itibaren aydınlanmaya başlamıştır. Bazı Avrupalı tarihçiler de
Hunların, Türklerin atası olduğu meselesinde şüphe gösterirler. Ancak Çin
kaynaklarının vermiş olduğu bu açık ifade şüphelerin gereksizliğini ortaya
koymaktadır. Yine bir çok tarihçimiz Hunların, Oğuzların atası olduğunu kabul
eder. Çünkü Çin kaynaklarında verilen bilgilerden de anlaşılacağı gibi yirmi
dörtlü teşkilât, sağ kol - sol kol ve yabgu unvanı esas olmak üzere Oğuz
teşkilât yapısı Hunlarda da görülmektedir. Buna ilâveten Oğuzların büyük atası
durumunda olan Oğuz Kağan’ın büyük Hun hükümdarı Motun veya Mete ile ayniyet
gösterdiği de bilinmektedir. Bu ölçülerde bakıldığı zaman Köktürk
metinlerindeki Oğuz kelimelerinin manası daha iyi anlaşılmaktadır.........
......... Divânu
Lugât-it Türk’te Türk illeri tek tek sayılmaktadır. Bunlar sırasıyla Oğuzlar,
Kıpçaklar, Karluklar, Uygurlar, Yağmalar, Çiğiller, Tohsılar, Kanglılar, vb.,
“Türk” ise bütün bunların hepsini kucaklayan üst kimliktir. Bunların her biri
ise ayrı bir ildir (il devlet kurma yapısı kazanma
halidir).........
.........
Türk şekli kullanılacaktır. Devletin ruhu durumunda olan töreli, nizamlı
manasındaki bu kelime,........ ......... Metinlere bakıyoruz; “Türk Oğuz
beyleri işitin” diyor. Metinler üzerinde çalışan pek çok ilim adamı bunu “Türk
ve Oğuz beyleri işitin” manasına almışlardır. Hattı zatında oradaki Türk
kelimesi ile Oğuz arasında “ve” yoktur; Türk kelimesi Oğuz’un sıfatı durumundadır,
yani Oğuz’un sıfatı durumunda olan Türk, milletimize ad olmuştur..........
..........
Nasıl ki diğer boylar isyan ederken kendi il adlarıyla anılıyorlarsa, devletin
temelini teşkil eden oğuzlardan da isyan eden olduğu zaman il adıyla
zikredilmişlerdir. Yani yirmi dört Oğuz boyundan üçü, altısı, dokuzu isyan
etti, yani nizam dışına, töre dışına çıktı demektir. İşin temelinde Türk adı
cihanşümul idarenin sahibi manasına da alınmalıdır. Orkun kitabelerinde “Oğuz
bodun öz bodunum erti” demektedir. Yani ben ondandım, onun içinden geldim
demektir. Bir diğer yerde yerle gök karıştığı zaman -ki yerle göğün karışması
çok kötü hadiselerin olması halidir- Dokuz Oğuz, Altı Oğuz veya Oğuz isyan etti
demektedir. Yani cihanşümul düzenin dışına il adıyla çıktı demektir. İsyan
edenler burada kendi il adlarıyla zikredilmiştir...........
..........
Buradaki Türk, güçlü, kuvvetli, töreli, nizamlı Oğuz beyleri demektir. Burada
vardığımız netice odur ki cihanşümul Türk yapısında bu gücün temelinde Oğuz
ilinin yani ecdadımızın varlığı ortaya çıkmaktadır.........
..........
Köktürk devletinin sonu hakkındaki bilgileri ilk Uygur kitabelerinde görüyoruz.
Uygur kitabelerinde “Türkleri öyle kırdık ki yok oldular” deniliyor. Bu, Türk
milletinin bittiği manasında değildir. Uygur ili hakimiyet kurmuştur. Ancak
cihanşümul yapıya erişememiştir. Klâsik manada Oğuz ilini düşünürsek hakim
kanat olan Bozoklar kırılmışlar ve Ötüken havzasını terk etmişlerdir. Artık
Oğuzları Ötüken havzasında görmüyoruz. Türk adını temsil eden Bozoklar,
batıdaki Üçoklara sığınacaklardır. Bu olay 750’lerden sonra vuku bulmuştur. 750
ile 900’lü yıllara kadar Sir Derya ve kuzeyindeki bölgelerde Oğuz ilini
görmekteyiz. Oğuz ilini bu devrede canlı olarak anlatan Dede Korkut
hikâyelerine bakarsak, Bozokların ne kadar kırıldığını, o tarihi hadisenin
hakikat olduğunu müşahade edebiliriz. Üçoklar, kendilerine sığınan Bozoklarla
birlikte 750 ile 900 tarihleri arasında yeniden teşkilâtlanarak Üçoklar = İç
Oğuz, Bozoklar = Dış Oğuz şeklinde adlandırılmıştır. Her ne kadar Dede Korkut
hikâyelerinde bir - iki yerde Bozok ve Üçok adı geçerse de yaygın olarak İç
Oğuz ve Dış oğuz tabirleri kullanılmıştır........”
Umarız
anlamışsınızdır.
Sayın
Bay,
Yazınızın
son paragrafında da top kaçık vazîyettedir. Hangi yazışmamızın neresinde
ırkçılık vardır? Hangi yazımızda “Irkların üstünde Türk Irkı” veyâ “Dünyâdaki
en üstün ırk Türk ırkı” gibi sloganlara rastladınız? Adamlar umûma açık her
yerde göğüslerini gere gere “Ben Kürd’üm, ben Arnavud’um, ben Çerkez’im”
diyebilecekler ve bu söylemleri ırkçılık olmayacak, ama biz, “Ben Türk’üm”
deyince ırkçı olacağız. Nerede bu Yağma Hasan’ın böreğinin bolluğu?
Biz
ırkçılık konusunda pek fazla bilgili sayılmayız. Şu ırkçılık denilen kaka
nesnenin kötülüklerinden birkaç örnek verseniz de biz de sâyenizde ziyâlansak
diyoruz.
Biz
millîyetçi değiliz. Hattâ biz Türk millîyetçisi de değiliz. Biz Türkçü’yüz. 500
kişiye birden, “millîyetçiler ellerini kaldırsın” derseniz, 500 el birden kalkar.
“Türk millîyetçileri ellerini kaldırsın” derseniz, sayı yarıya düşer. Aynı emri
“Türkçü’ler ellerini kaldırsın” diye tekrarlarsanız ya bir ya da iki el ya
kalkar ya da kalkmaz. Orta Asya’da Turan Devleti (hayâl edenler değil)
isteyenler, millîyetçi değildirler, Türk millîyetçisi de değildirler,
Türkçü’dürler.
Sayın
Bay,
Bu uzun
yazımızın sonunda size iki sorumuz olacaktır.
Birinci
sorumuz: Alevîler’i düşman bellemiş tek bir
Türkçü biliyor iseniz, bu zâtın adı nedir?
İkinci sorumuz: (“köpek” gibi bir
kelime dilbilim olarak buram buram Türkçe kokmaktadır.) cümlenizdeki mahâreti
nasıl elde ettiniz? Kökeni hakkında tereddütlerimizin bulunduğu kelimeleri size
bildirdiğimiz takdirde tıpkı “köpek” kelimesinde olduğu gibi koklayarak menşei
hakkında bize yardımcı olabilir misiniz?
Ve size bir de tavsiye...
Bağa destursuz girmeyiniz.
Tonyukuk
26.09.2001
Çağrı
Azizim Tonyukuk Bek,
Otağınızı sıkça ziyaret ve beğeniyle takib ediyorum. Güncellemeleri
sabırsızlıkla bekliyorum. Tanrı’dan dileğim otağınızın daha da genişleyip sıkça
güncellenmesi ve de Türkçülüğe daha geniş kitlelere en iyi şekilde
tanıtmasıdır.
Benim Türkçü ve bilgili bir ağabey sıfatıyla size sormak istediğim
bir kaç sual vardır:
Reha Oğuz Türkkan ve Pertev Demirhan Paşa'nın 1940’larda
neşrettikleri eserleri nereden temin edebiliriz? Tam adreslerini verebilirseniz
bendenizi çok bahtiyar edersiniz?
Uluğ Atamız Batırımız Kürşad’ın unvanı olan ŞAD’ın Soğdça bir unvan
olduğu söyleniyor. Ben buna kat’iyen inanmıyorum. Bu konuda beni
bilgilendirmenizi sizden rica ederim.
Bazı art niyetli insanların Türkçüleri, yurdumuzun ve
ırkımızın halaskarı Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya düşman olarak göstermeleri,
özellikle Merhum Dr. Rıza Nur ve Atsız’ı bu konuda suçlamaları haddini
aşmaktadır. Böyle menfi propagandalara karşı biz Türkçüler nasıl karşı
koyabiliriz?
Şimdilik bu kadar...
En derin saygılarımla,
Türkmen_Çepni
TANRI TÜRK IRKINI KORUSUN VE YÜCELTSİN
Kürşad Güztoklusu
*
* *
16.11.2001
Azîzim Kürşad Güztoklusu Beğ,
Otağımız hakkındaki dilekleriniz bizim amaçlarımızdır. Teşekkürler
ederiz.
Oğuz Beğ ile görüştük. Pertev Demirhan Paşa ile 1940’lı yıllarda
sâdece bir tanışıklığının olduğunu, onunla birlikte herhangi bir neşir
yapmadıklarını söyledi. O yıllardaki kendisine âit neşriyâtın ise ancak ve
belki Millî Kütüphâne’de bulunabileceğini belirtti. Naklolunur.
Şad unvânının menşei hakkında türlü görüş ve iddiâlar vardır.
Kelimenin, Pers’in ‘şah’ından, Soğd’un ‘şi’sinden veyâ ‘ikşid’inden, Saka
Lehçesi’nin ‘sao’sundan gelmiş olabileceği bildirilmektedir. Rahmetli Zeki
Velîdî Hoca kelimenin Hintçe’den geçme olduğunu söylerken Hintçe’deki hangi
kelimeden geldiğini bildirmemiştir.
Bu görüş ve iddiâlar henüz isbatlanabilmiş değildirler.
İsbatlanmaları da bizce pek mümkün görülmemektedir. Bir takım varsayımlarla
‘şad’ unvânının Türkçe olmadığını söylemek ilme uymaz. En azından ‘şad’, menşeinin Türkçe olmadığı isbât edilinceye
kadar Türkçe bir kelimedir.
Atatürk, Türkçü’dür. Sırf bu yüzden Türkçüler’in, hele hele Atsız’ın,
Atatürk düşmanı olduğunu söylemek, Atatürk’e de, Atsız’a da, Türkçülüğe de
düşmanlıktır.
Biz hasbelkader Atsız Hoca ile 25 yıl boyunca yakın olduk. Atsız
Beğ, Rahmetli Rızâ Nur Beğ’in mânevî oğlu idi. Rızâ Nur’un Biritiş müzesindeki
hâtırâtı yayınlandıktan sonra, Atsız, onun adını yaşadığı sürece bizim
yanımızda anmamış, cemiyet içinde adı geçtiği zaman da konuyu değiştirmiştir.
Atsız, Atatürk için “Dünyâ’daki gelmiş geçmiş en mükemmel erkân-ı
harblerden biridir.” derdi. “Atatürk’ün bâzı yanlışları, hatâları olsa bile,
devletimize yeniden ‘Türk’ adını vermesi, onun bütün yanlış ve hatâlarının
afvedilmesi için yeterlidir.” sözü de Atsız’a âittir.
Müfterîlerle mücâdelenin en kestirme ve en etkili yolu, belge ve
isbât istemektir.
Tanrı Türk’ünü yağıdan, Atatürk’ünü yalancıdan, yağcıdan korusun.
Tonyukuk