Târih: Milâdî 1666 yılı sonları, Hicrî 1077 yılı
ortaları
AZAK
KAL’ASI’NDAN KALKIP HEYHAT SAHRASI İÇİNDEN ÖNCE KIRIM VİLÂYETİ’NE ...
GİTTİĞİMİZ KONAKLARI ANLATIR
(Seyâhat-nâme,
7nci Cilt, 538inci sayfa)
.....
NEVRUZ KAL’ASI’NDAN ÇERKEZİSTÂN’A GİTTİĞİMİZ KONAKLARI
ANLATIR
(Seyâhat-nâme,
7nci Cilt, 545inci sayfa)
.....
Ömer
Ağa Çiftliği Menzili: (Seyâhat-nâme,
7nci Cilt, 549uncu ve 550nci sayfalar)
Mehmed
- Giray Hân efendimizin veziri olan Sefer - Gâzî Ağa’nın akrabası olan Ömer
Ağa’nın otarıdır, yâni çiftliğidir. Burada tam yedi gün kaldık. Bir tarafa
gidip selâmete çıkamadık. Zîrâ ne Beleşke boğazı, ne de Adahun boğazı ne buzdu ne de su. Allah'a
şükür sekizinci gün Kızıltaş kal’asının önünün donduğu haberi geldi. Hemen
hepimiz şükredip, ağırlıklarımızı arabalara ve hayvanlara yükledik. İki gün
batıya doğru gidip Kuban nehri kenarına vardık. Gördük ki ne buz donmuş ne de
gemiler var! Öyle bir derde düştük ki anlatılamaz. Meğer Çerkezler sekiz gündür
bizi besleyip, daha fazla erzak vermek istemedikleri için Kuban nehri dondu
diye yalan haber vermişler. Çadır
kurmak istedik ama buzdan yere kazık geçiremedik. Çadırları arabalara ve bağı
ağaçların diplerine bağlayıp kuralım derken birden hızlı bir rüzgar esip bütün
çadırlarımızı parça parça edip, arabalarımızı baş aşağı devirdi, bâzı
arabalarımızı sahra içine sürükledi. Hattâ zavallı Ak - Mehmed Paşa vakarlı bir
vezir olduğu halde bir araba altına girip sığınmış idi. Rüzgar arabayı
devirince Mehmed Paşa güçlükle canını kurtardı. Öyle bir kargaşalık ve
şaşkınlık oldu ki herkes kendi canına düştü. Bâzı iş görmüş yaşlı Tatar gâzîleri sihire uğradık dediler. İleri
görüşlü Mehmed Paşa bütün iç ağalarına tembih edip hemen “Mavize” suresini
okumaya başladılar. Allah'ın emri ile rüzgar hemen sakinleşip, hava biraz açtı.
Ama Kuban nehrinin beri tarafında ne köy, ne kent, ne yiyecek vardı. Herkes
hazan yaprağı gibi titreyip, şaşkınlık içinde kaldı. Bu sırada koca, köse
bir Kalmuk Tatarı gelip Paşaya: “Bana
zararın dokunmaz mı, yemin et!” dedi. Paşa da Kuran’a el basıp, yemin edip:
“Benden ve adamlarımdan sana zarar yoktur” diye yemin edince Kalmuk der:
“Şimdi sizin başınıza rüzgarın kızıl kıyâmetini koparıp, bu kadar arabaları, bu
kadar çadırları yele götürüp kıyâmet gösteren ben idim. Size sâdece bir
mârifetimi gösterdim. Eğer bu suyun karşı tarafına geçmek isterseniz bana bir
at, bir yay ve ok, bir kürk ve don ile yüz kuruş verin. Şimdi yine kızıl
kıyâmet edeyim ve bu suyu dondurup, buz edeyim. Hepiniz kolaylıkla karşı yakaya
geçip, bu yabanın açlığından kurtulup, karşıya selâmetle çıkasınız.” dedi.
Bunun üzerine Mehmed Paşa: “Bire medet, öyle olsun” deyip, Kalmuk başı her ne
istedi ise fazlasıyla verdi. Kalmuk, atı alıp bir tarafa bağladı ve kendisi
orman içine girip gitti ve ileride bir yerde durdu. Kimse işin aslını
bilmiyordu. Sâdece Paşa, ben ve dîvân efendisi biliyorduk.
Kalmuk Tatarı’nın
sihiri: (Seyâhat-nâme, 7nci Cilt, 550nci, 551inci ve
552nci sayfalar)
Burada
alemi aydınlatan güneş ışıklarını saçmış parıldar iken Kalmuk'un arkasında uzak
bir yerde, ağaçların arasında gizlenip Tatar’ı gözlüyordum. Kalmuk Tatarı,
yüksek bir ağacın altında durup aptes eder gibi soyundu. Dübürünü açıp havaya
döndü, doğrulup, çıkardığı tersini ağzına koyup, yerde üç kere kar üzerinde takla
attı. Sonra yine pisliğinin yanına geldi. İki elini yere koyup, ayaklarını
havaya kaldırarak ağaca dayayıp baş aşağı durdu. Sol eliyle pisliğini
karıştırıp, parmaklarıyla alnına sürdü. Bir hayli bu şekilde durdu. O an
gördüm ki doğu, batı ve kuzey tarafları kararıp, üzerimizde bulunan güneşin
ışığı kaybolup, karanlık oldu. Sonra şiddetli bir rüzgar ve soğuk çıktı. Sanki
bulutlar parçalanıp yere düşmüştü. O an Kalmuk, ağaca dayadığı ayaklarını
indirdi. Üç, dört kere pisliğinin etrafında döndü. Ara sıra pisliğini eline
alıp havaya attıkça yıldırımlar şakayıp, kıyâmetler kopardı. Bu sırada bizim
askerler Kuban nehri kenarında kaynaşmaya başladılar. Kalmuk da alnındaki
pisliği kar ile silip askerlere doğru yürümeğe başladı. Ben de onun arkasından
hızlıca yürüyüp, ona yetiştim ve onların diliyle selâm verdim. O da selâmımı
aldı. Ağzından ceviz kadar bir sarı taş çıkarıp, gözlerine sürdükten sonra
koynuna koydu. Alnındaki pisliği de kar ile temizleyip döne döne paşanın
yanına geldi. Paşayı Kuban nehri kenarında ayak üzere bulduk. Kalmuk Paşaya:
“Karşı tarafa geçmez misiniz ya!” deyip önce kendi buz üstünden seğirte seğirte
geçip tekrar bizim tarafa geldi. Bütün yaya askerleri de beriden öteye, öteden
beriye geçmeye başladılar. Ama buz henüz kağıt kadar kalındı. Adamlar buz
üzerinden geçtikçe ayaklarının altında sofra kadar çukurlar açılıp, çatır çatır
buz öterdi. Burası Kızıltaş kal’asının karşısında olduğundan kal’a halkı hepsi
yaya olup, buz üzerinden Ak - Mehmed Paşa’ya gelip, buluşup, etek öpüp durdular.
Paşa da onlara: “Tez, bu saatte buz donmuş iken bizim ağırlıkları,
arabalarımızla, askerlerin yüklerini karşıya Kızıltaş kal’asına geçirin” diye tembih etti. Kale neferleri
hemen yine karşıya geçip, kaleye giderek birkaç yüz çuval ve torba saat kumu
getirip, buzun üstüne döktüler. Birkaç yerde yol yaptılar ki atların ayakları
kayıp buzları delmesin diye. Her şeyden önce Kızıltaş kal’ası halkının
koyunlarını karşı Çerkezistan’a geçirdiler. Allah hem bilicidir, hem şâhittir
ve Muhammed Resulullah da şâhittir, yemîn ederim ki böyle olmuştur. Kuban
nehri gibi bir ok menzili genişliğinde bir nehir bir anda donup buz oldu. Ama
Allah biliyor, Moskov vilâyetinde olan İdil ve Yayık nehirlerinin buzları gibi
parlak değildi. Bâzı yerleri kumlu ve siyah çamurlu buz idi. Bâzı yerleri de
parlak idi. Bu yerde Kuban nehrinin genişliği Istanbul'da Unkapanı’ndan karşıya
Kasımpaşa'da Meyyit iskelesi arası kadar geniş ve derindir. Bâzı yerleri o
kadar berrak buz olmuş ki, buz altında oynaşan iri balıklar görülmekteydi. Bu
geçidin alt yanında Karadeniz’in dalgalarının sesi duyulur. Bâzan Karadeniz'in
dalgaları ta bu Kızıltaş kal’ası önündeki buzlar üzerine gelirdi. Yine böyle
iken Kızıltaş kal’ası halkı ve çocukları Paşa geldi diye şenlikler edip, buz
üzerinde ceylan gibi sekip, korkusuzca gezerlerdi.
Kal’a halkı Paşayı önceden iki uzun direkli pota üzerine oturtup, uzaktan urganlar ile potayı çekip karşı tarafa selâmetle geçirdiler. Sonra Paşa bir seccâde üzerine oturup askerlerin geçişlerini seyretti. Paşanın ardı sıra bütün iç ağaları turna katarı gibi buz üstünde seğirte seğirte geçtiler. Her kim ağır ağır geçmek istedi ise karşıya geçemeyip, buz altına geçti ve boğuldu. Her kim buza bassa buz çukur olurdu. Bu kadar ince yerleri vardı. Atlar da birer birer karşıya geçtikten sonra boş arabalar geçmeye başladı. Zira arabaların yükleri önceden taşınmıştı. Arabaların tekerlekleri çıkarılıp, tekerlekler ve arabaları iplere bağlayıp çeke çeke karşıya geçirdiler. Bizim kölelerimiz de on sekiz baş atı ve atlı arabaları ile Kızıltaş kal’asına geçip geçen yıl kondukları konaklarına yöneldiler. Geride dîvân efendisi ile yedi, sekiz tâne mutaassıp adamlar kalıp, “biz sihir ile oluşan buzdan geçmeyiz” diye geride kalmışlardı. Paşa hemen: “Tez geçsinler, yoksa kendileri bilir!” diye tembih edince dîvân efendisinin keyfi kaçıp araba içinden dışarı çıkmadı. Kendisi ile kalan Dağıstan kavmi mutaassıpları, efendinin arabasını yaya olarak çekerlerken hepsi ayrı ayrı okuyup, duâ ediyorlardı. Dîvân efendisinin arabası birden buza geçip bir yanı buz üstünde kaldı. Zavallı dîvân efendisi İbrahim Çelebi can havliyle kendini arabadan dışarı, buz üstüne attı. Sürünerek arabadan uzaklaştı. Altı adet mutaassıp Dağıstanlı da buz altına geçip boğuldular. Ayrıca on yoldaşı da okuyarak buza bastıkta boğuldular. Birkaçı bir kenara çıkabildi. Meğer bu boğulanlar sihirden korunmak için cân u gönülden okuyup, duâ ettikleri için sihir bozulup, buz, çözülüp kimi boğulup, kimi kurtuldu. Bu perîşân hâli gören Kalmuk Tatarı, Paşanın yanına gelip, başından kalpağını yere vurup der: “Vay benim emek çektiğim sihirime!” diye feryâd edip ağlayıp Paşaya: “Şu geçenlere tembih edin, geçerken Arabça okumasınlar, hemen seğirte seğirte geçsinler. Yoksa öğle vakti olunca artık benim sihirim bozulur, hemen bu yöne geçsinler” diye ricâ etti. Bütün askerler acele beri tarafa geçtiler. Zavallı dîvân efendisi İbrâhim Çelebi maymuna dönmüş hâliyle boğulmadan canını kurtarıp, Paşanın yanına gelip ağlamaya başladı. Bir kelime söylemeye gücü yoktu. Sanki cansız kalmıştı. Adamları onu konağa götürdüler. Bütün askerler beri tarafa geçtikten sonra Paşa da alay ile Kızıltaş kal’ası altına geldi. Kal’adan Paşaya, selâmetle hoş geldin, safa geldin diye on parça top atışı yapıldı. Paşanın kardeşi, beyin hocaları ve nice tiryâkiler de topçulara ve kal’a dizdârına ağır sözler edip: “Bire hey koca oğullar! Bu kış kıyâmette ne top atıp bizim keyfimizi kaçırırsın” diye bir mil mesâfeden feryâd edip “Etmeyin ey dinsizler” diye söylendiler. Paşaya gelip: “Sultanım, aziz başın için şu kal’a dizdârıyla, topçuların boyunların vurun” diye ricâ ettiler. Paşa: “Niçin öldüreyim?” diye sorar. “Sultanım bu şiddetli kışta top mu atılır” derler. Paşa: “Dizdarlık kanunudur. Her vezîre top atagelmişlerdir.” deyince hoca efendi: “Kanunlarına falan edeyim” diye ateş püskürerek konağa gitti. Sonra dizdârın verdiği ziyâfet yenildi. Öğle vakti oldu.
İbret
verici olay: (Seyâhat-nâme, 7nci Cilt, 552nci sayfa)
Kızıltaş
kal’ası minâresinden müezzin cân u gönülden “Allahu ekber, Allahu ekber” deyip
ezan okumaya başlayınca Allah'ın emri ile sihir ile oluşan buzlar birden top
gibi gürleyip, parça parça olup buzdan eser kalmadı. Sanki bu büyük nehir
üzerinde hiç buz olmamıştı. Bir hayâl gibi kaybolmuştu. Allah biliyor ki
Kızıltaş kal’ası önünde bu buzu böyle geçmişizdir. Kalmuk Tatarı sonra bütün
ihsanlarını aldı ve kayboldu.
* * *