Târihin bir. olağanüstü ve şâhâne işi
Kürşad'ın
Költigin'in Çağrı Beğ'in “OK” çekişi
ATSIZ
*
ESKİ TÜRK SPORLARI ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR
Halîm Bâkî Kunter
Istanbul-1938
* * *
- Resim - Istanbul Okmeydanı’nda hedefe ok
atışı (Franz Taeschner, 17nci Yüzyılda
Istanbul Hayatı, 1.
cilt, Hannover 1925)
Taybuga'nın
Ayasofya kütüphânesindeki kitapları ve o cildi terkîp eden risâleler Okçuluktan,
Atıcılıktan, Binicilikten, Ok ve Atıcılarından bahseden değerli birer eserdir (Fihrist
numarası 2902 ve 3314, 3800 ). Bunlardan 3800 Nu. da
kayıtlı kitabın 119 uncu yaprağının (7) ikinci
yüzüne muahharen Mehmed Pehlivan adlı bir üstâd-ı kâmil, teknik bir bahse dâir
mühim bir hâşiye yazmıştır. Mehmet Pehlivan zamânının en meşhûr
pehlivanlarından olup 1651 senesinde ölmüştür.
2. Resim Mehmed Pehlivan’ın
mezar taşı
Mezar taşında: MEHMED PEHLİVAN KAF BER KAF, yâni “şöhreti Kaf’tan Kaf’a varan Mehmed Pehlivan”
ibâresi yazılıdır. Aynı kütüphânede bulunan ve Kıpçaklı ma’rûf Lâçin tarafından
Sultan Kayıtbay namına yazılmış olan kitap ile (Fihrist Nu.: 2899), Nâsiriddin
Mehmed bin Yâkûb’un yazmış olduğu eser (Fihrist Nu.: 2899 mükerrer), Kemankeş
Pirzirin’li Mustafa'nın birer nüshası Murat Molla, Millet, Süleymânîye
kütüphânelerinde ve bir nüshası elimizde bulunan Kavisnâme'si (Murat Molla Kütüphânesi:
Hamîdiye-Lala Ismâil kısmında, 559 Nu.; Millet Kütüphanesi, 913 Nu.;
Süleymânîye Kütüphânesi, Aşir Efendi Hafîdî kısmı, 254 Nu.) spora müteallik eski kitapların en kıymetlilerindendir.
Eski Stadlar ve Kulüpler
Istanbul’da
1453 yılından beri mevcût olan bir stad vardır ki Okmeydanı adıyla
anılır. Burada yalnız ok atılmayıp atletik sporların da yapıldığı Topkapı
Sarayı Arşivi’nde gördüğümüz târihî kayıtlarla sâbittir. Ancak bu stadda en
geniş yer ok atışlarına ve ta’limlerine ayrıldığı ve meydanın bir çok
yerlerinde rekortmenler adına mermerden âbideler dikildiği için burasına
Okmeydanı adı verilmiştir. Burası Istanbul’un fethinde te’sis ve
üzerinde tuğralar bulunan hudut taşlarıyla sınırı tahdît edilmiştir.
Istanbul’un fethi gibi Türk’lerin uzun zamandan beri besledikleri büyük bir
millî emelin Türk gücü sâyesinde istihsâl edildiğini gören devlet büyükleri ve
âlimler, bu zaferin hâtırasını ebedileştirecek bir eser olmak üzere Fâtih’in
çadırının dikili olduğu yerde bu meydanı te’sis eylemişlerdir. Burada Okçular
Tekkesi denilen bir kurum da mevcût idi. Burası toplantı ve idman
salonları, kütüphânesi, müzesi, antrenör dâiresi, hattâ meccânî aşevi ile
mükemmel bir spor kulübü idi. Yanında devlet erkânının ve ecnebî ricâlin ları
ve merâsimi seyretmeleri için ilkin Mi’mâr Sinân tarafından inşa’ edilmiş,
sonraları çok ta’mir görmüş bir de Kasr mevcuttu. İmparatorluk devrinde
ok meydanlarının başlıcalarının adedi bir aralık otuz dördü bulmuştu. Belgrad,
Sofya, Üsküp, Edirne, Cidde, Mekke, Kâhire, Bağdat, Şam, Amasya, Bursa,
Diyarbakır, Ankara'da bulunan meydanlar bunların en meşhûrlarındandır. Hasköy
sırtlarındaki Ok meydanından başka Istanbul’da (8) Yenibahçe'de dahi ok atışlarına ve
ta’limlerine mahsus bir saha bulunduğu okçuların sicil defterindeki meşrûhâttan
ve diğer bâzı târihî kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bu iki yerden başka Davutpaşa
ve Veli Efendi çayırlarında, Kâğıthâne'de ve Istanbul’un başka
semtlerinde de ok atışları yapılırdı.
Hasköy
ile Kasımpaşa arasındaki ok meydanının iskelesi Haliç üzerindeki Hasbahçe idi.
Buraya sonraları yapılmış olan Aynalı Kavak Kasrı da Okmeydanı’nın
müştemilâtından gibi bir şeydi. Haliç’in her semtinden, Boğazdan ve Anadolu
yakasından gelen güzel kayıklar ve türlü gemiler çevik kürek darbeleriyle,
Hasbahçe iskelesine yanaşır, şehrin spora meraklı halkını ve devletin ileri
gelenlerini Okmeydanı yollarına dökerdi. Kara yollarından da yaya olarak yâhut
atla, arabayla hemen bütün şehir halkı Okmeydanı’na akardı.
Geniş
meydanın üzerinde ok ta’lîmlerinden ve müsâbakalarından başka husûsî mahallerde
Pehlivan güreşleri, yaya koşuları ve diğer atletik sporlar da yapılırdı.
Edirne’li
Hasan Çelebi'nin “Ok Yay Risâlesi” adlı kitabında (Bayazıd'da İnkılâp
Kütüphânesi'nde Muallim M. Cevdet merhûmun bıraktığı kitaplar
arasındadır.), Tozkoparan İskender'in
Okmeydanı’nda bir yaya koşusundaki muvaffakiyetinin hâtırâsını yaşatmak üzere
buraya Ak mermerden nişan dikildiği yazılıdır.
Bu meşhûr
ok atıcısının menzil sâhibi olduğunu ve adına Okmeydanı’nda esmer bir taştan
iki sütun dikildiğini biliyorduk. Bu taşlar, Dârülaceze ile Okmeydanı telsizi
arasından geçen yolun yakınında hâlâ dikili durmaktadır. Hasan Çelebi'nin
kıymetli kitabı bu büyük sporcunun yaya koşularındaki kudretini de bize
öğretmiş oluyor. Bu koşunun sür'at veyâ mukavemet koşularından hangisi olduğuna
dâir, şimdiki halde, elimizde mütemmim ma’lûmat yoktur.
....
Okmeydanı’nda
güzel manzaralı, her yere hâkim, genişçe bir çevrenin adı Çıksalın’dır. Bu ad,
Okmeydanı’na a’it eski haritalarda da aynen yazılıdır. Bu kelime (11) Okmeydanı’nın,
halkın hava ve güneş alması husûsunda i’fâ eylediği hizmeti bildiren ve
belirten değerli bir dil vesîkasıdır. Çıksalın, iki emirden mürekkep Türkçe bir
kelimedir.
.....
Spor Ka’nûnnâmeleri ve Sporcuların Sicilleri
3. Resim Atıcılar Kanunnâmesi’nin ilk sayfalarından
Okçuların mütehassıs bir komisyon tarafından kaleme
alınmış ve devrinin hükümdarları tarafından tasdîk edilmiş bir ka’nûnnâmeleri
vardı. Ka’nûnnâme-i Rimât 29 sayfada 19 fasıldan mürekkep hacmi küçük fakat
kıymeti büyük bir eserdir. Bu kitabı ve diğer bâzı vesîkaları iyiden iyiye
tetkik etmek imkânını bana bahşetmiş olan eski kemânkeşlerimizden Vakkas Okatan
Bey'e burada da teşekkürlerimi bildirmeyi borç sayarım. Okçular tekkesi şeyhi,
Okçular Federasyonunun Reisi mesâbesinde idi. Meydanın intizâmını te’mîn etmek,
disiplini muhâfaza eylemek üzere kurumun bir Haysiyet Dîvânı ve altı kişiden
mürekkep ayrıca bir zâbıta teşkîlâtı mevcuttu. Kurumun en yüksek Disiplin Âmiri
zamanının en yüksek askerî makamı olan Yeniçeri Ağası idi. Okmeydanı’nda üstâd
antrenörler, hakemler, haysiyet dîvânı gibi lüzumlu anâsırın hiç biri eksik
değildi. Beynelmilel mâhiyette müsâbakalara hazırlık için burada te’sîs edilen
kampların altı ay devam ettiğini ve sporcuların geceleri de kampta
kaldıklarını, hattâ kendilerine uykuları esnasında tekayyüt ve ihtimam
göstermek, sol kolu ve kalbi üzerine yatmalarına imkân bırakmamak için sabaha
kadar vazîfe gören husûsî bakıcıların istihdâm edilmiş olduğunu o sıralarda
yazılmış kitaplardan anlıyoruz (Kavisnâme, Kemankeş Mustafa, elimizdeki nüsha, S. 23-24). (12)
.....
4. Resim Atıcılar Kanunnâmesi’nin başlangıcı
Okmeydanı’ndaki uluların, en büyük hakemlerin evsâfı,
Atıcılar Kanunnâmesi’nde şöyle telhis olunur: “Sakîmi müstakîmden, müstakîmi
sakîmden ayıralar. Bîgarez olalar. Umûr-ı meydânı, Ka’nûn-ı meydânı, Da’vâ-yı
meydânı, Ka’nûn-ı remy-i meydânı icra’ ettireler (Atıcılar Kanunnâmesi, S. 15).
Kanunnâmenin
en çok gözettiği esas spor nezâhet ve nezâketi, sporcuların a’zamî derecede
ferâgati nefs sâhibi olması idi. Meydana ve Kuruma a’it bütün protokol
kâideleri hattâ sofralarda oturma sırası, müsâbakaların teknik şera’iti,
hakemlerin evsâfı, müsâbakalara girecek okçularda aranılan muâdelet şartları...
hepsi kanunnâmede gösterilmişti. Ok meydanlarında muntazam sicil defterleri
tutulur, okçular bunlara kaydolunurdu. Bu sicille kaydolunabilmek için Kabza
almak, kabza alabilmek için de asgari 900 geze ok atabilmek şarttı (Bir gez 66 santimetredir).
Kabza
almak ta’bîriyle ifâde olunan merâsim bu şartı ihrâz eden okçunun antrenöründen
ve kurum başkanından merâsimle Lisans almasından ibâretti.
Sicilde
kayıtlı okçular atışta gösterebilmiş oldukları muvaffakîyet derecesine göre
mertebelere ayrılırdı. Bunların en yüksek derecesi menzil sâhibi olanlardı.
5. Resim Atıcılar Kanunnâmesi, metnin
ikinci sayfası

Menzil
sâhipleri, her hangi bir menzilde rekor sâhibi olanlardır. Bunlar gerek kendi
devirlerinde, gerek
kendinden
evvelki devirlerde o istikâmete atılmış olan en uzun mesâfeyi geçmeye ve o
menzilde en son haddi istihsâle ve tesbîte muvaffak olabilen kimselerdir. Böyle
büyük sporcuların namlarını ebedileştirmek üzere, oklarının düştüğü yere,
mermerden sütunlar dikilir, bunların üzerine de ekseriyetle manzûm olarak
muvaffakîyetlerini tesbît eden sözler yazılırdı.
6. Resim Atıcılar Sicil Defteri (1093
Hicrî târihinden başlayan defterin ilk sayfası)

7. Resim Atıcılar Sicil Defteri’nden iki
sayfa

Mîlâdî
1671 târihinden itibaren kabza alan kemankeşlerin kayıt ve tescil edilmiş
olduğu defterde 3375 lisanslı ok atıcısının kaydı vardır.
Üzerinde
incelemeler yaptığımız bu defterde harplerde büyük yararlığı görülen bâzı
bahâdırların, sekişien sefere koşmak yüzünden, spor sahalarında büyük nam
bırakamadıkları bu yüzden spor sicillinde kendilerine lâyık olan mertebeleri
almadıkları ayrıca şerh verilmiştir.
Meselâ
askerlik hayâtında ün almış Sefer Beşe adlı bir babayiğidin atıcılar
sicillinde ancak üçüncü dereceye kaydedilebilmiş olması şu suretle izah
edilmektedir:
Mezkûr
Sefer Ağa ta’lîmhânecibaşı idi. Viyana seferlerinde büyük gazâlarda bulundu.
Bunun ok ile eylediği gaza ömründe belki kimseye nasîb olmamıştır. Hattâ
nakledeler ki Peşte muhâsarasında altıyüz kadar düşmanı okla helâk etmiştir. (16)
Mezkûr
gâyet pehlivan ve çekici idi. Lâkin seferlerde gezip ok atıp menzil dikmeye eli
değmedi. Ordunun Sente seferine gittiği yıl ordu ağası ta’yîn olunup Belgrad'da
merhûm olmuştur. Tanrı’nın rahmeti anın üzerine olsun.
.....
Okçulardan
başka güreşçilerin, binicilerin, avcıların da husûsî teşkîlâtı, sicilleri ve
statüleri olduğu resmî kayıtlardan anlaşılıyor. (19)
.....
8. Resim
17nci Yüzyıla
âit yay kesesi (Yeşil kadife üzerinde ve altun yuvalar içinde gâyet
kıymetli mücevherlerle süslenmiş...) Topkapı Sarayı Müzesi,
Hazîne Dâiresi, 454 Nu.
Türkler
her devirde ve her yerde en güzel ok ve yayları yapmışlar, bunlar maddî
kıymetlerle veyâ san’at vâsıtasıyla gîrânbahâ itlâkına sezâ bir hâle getirmek
için hiç bir şeyi esirgememişlerdir.
Altınla, gâyet kıymetli ve nâdîde mücevherlerle tezyîn
edilmiş, üzerinde kıymetli tezhip eserlerini ve nefis yazılarla yazılmış
mevzu’a a’it beytleri ihtivâ eden ok ve yaylarla teferruâtının en güzel
numûneleri Topkapı Sarayı Müzesi'nin hazîne ve silâh dâirelerinde görülür.
.....
Selçuklu ve Osmanlı Türkleri de ok atışı kadar ok ve yay
i’mâline dahi ehemmiyet vermişlerdir. Ok ve yay i’mâl eden san’atkârlar
muntazam bir teşkîlâta ve sıkı bir nizâma tâbi’ idiler. Bunlar çok teşvik ve
himâye görürlerdi. “Okçubaşılık”, “Yaycıbaşılık” gibi vazîfelerden başka
okların arka taraflarındaki tüyleri ihzâr ve tatbîk eden san’atkârların reisi
olarak “Sorguççubaşılık” mansıbı da vardı. Bunların meslekî sahada önemli
vazîfeleri, salâhiyetleri ve mes'uliyetleri vardı. Ok ve yay i’mâlinde ve satışında
narh, tahdit ve normalizasyon gibi iktisâdî kâideler sıkı bir sûrette tatbîk
edilmekte idi. Bunlara dâir bir çok fermanlar, tenbihnâmeler, telhisli arzuhaller
elimizde bulunmaktadır. (22)
.....
9. Resim 17nci Yüzyıla âit
murassâ bir ok kesesi (Sadak) (Yeşil kadife üzerine altun yuvalar içinde
zümrüd, Yâkut, Elmas ile murassâdır.) Topkapı Sarayı Müzesi, Hazîne
Dâiresi, 453 Nu.
Ka’nûnî
devrinde yetişen meşhûr kemankeş Tozkoparan İskender’in lodos menzilinde
Bursa’lı Şûca’ı geçmek için on sene çalıştığı, fakat bu menzilde muvaffak
olamayıp “Ah lodos menzili! Ah lodos menzili!” diyerek öldüğü meşhûrdur. (24)
.....
Uzun
zamanlar bırakılıp unutulmuş olan sporlardan okçuluk adetâ kaybolma derecesine
gelmişti. Istanbul’da ancak beş atıcı ile iki tane de Ok ve Yay
yapabilecek zat kalmıştı. Halbuki okçuluk yüzde yüz millî bir spordur. Türk
yay ve oklarıyla eski usullere ve kaidelere göre ok atışlarını
ta’lîm ve ta’mîm etmek üzere bir yıl evvel kurulan Okspor Kurumu (1937)
dâhilde gördüğü rağbete mütenâzır olarak hâriçte de büyük bir alâka ile
karşılanmıştır. Bilhassa Amerikalılar bu işi merakla ta’kîp etmekte ve Türk
atış usulleriyle berâber Türk yaylarının yapılış tarzını öğrenmek
istemektedirler. (27)
.....
Ok Müsâbakaları
Ok
müsâbakalarında başlıca iki çeşit atış vardı:
1-Menzil
atışı, yâni uzun mesâfeye atış
2-Puta
atışı, yâni hedefe atış
Hedefe
atış müsâbakaları, eski ta’bîriyle puta koşuları kişiler arasında yapıldığı
gibi ekipler arasında da yapılırdı. Hedefe en çok isâbeti olan ekip koşuyu
kazanır, öndül ona verilir. İki ekip berâbere kalmış bulunursa taksîm olunurdu.
Kişiler
arasındaki hedefe atış müsâbakalarında iki kişi berâbere kalacak olursa
müsâbakaya iştirâk edenlerin cümlesi yeniden atarlar. İçlerinden birisi en çok
isâbet te’mîn edinceye kadar müsâbakaya devâm olunur, en çok vuran öndülü
alırdı. İki kişi nişana ok atıp ikisi de berâber vursalar nişanın ortasına
yakın vuran ötekini geçmiş sayılırdı. Fakat öndülü alabilmek için en az
isâbetin (üç) olması lâzımdı. Şimdiye kadar anlattığımız; muayyen bir mesâfeye
konulan hedefin karşısına geçilerek yapılan atışlardır.
Hedefe
atış müsâbakalarının bundan başka şekilleri de vardır. Ve bâzıları pek zordur.
Bunlardan biri ip altından yapılan atışlardır. Bu atışlarda 2,5 zira’-i mi’mârî
yüksekliğine bir ip gerilir üç zira’ kadar gidilip ipin altından hedefe ok
atılırdı. İstanbul ok meydanında yapılan puta atışlarında hedef olan sepet 300
gez mesâfede bulunurdu.
Mısırda
yapılan müsâbakalarda ise puta 140 gez mesâfeye konurdu. 300 gez mesâfeden
bâhusus ip altından hedefi vurmak çok güçtü. Onun için herkes Istanbul’a varıp,
üstadlar arasında hedefe ok atamazdı. Puta atışlarında diz çöküp ip altından
hedefe ok atılan yerle hedef düz bir yerde yâni aynı hizada olursa vuruş kolay
olurdu. Fakat hedef yeri, İstanbul ok meydanında olduğu gibi, yüksekte olursa
hedefe oku i’sâl etmek çok güçtü. Zîrâ atış esnâsında yumruk biraz kaldırılsa
ok ipin üstünden gider; ok ipin altından yürütüldükte bayıra isâbetle hedefine (38) gitmez. Okun
hedefi vurabilmesi için gâyet mahâetli atış yapmak, oku ipin altından fakat
ipe gâet yakın âdeta temas eder bir vazîyette geçirmek lâzımdır. Hedefe atışın
bir şekli de yüksek bir direğin üzerindeki bir yumruk veyâ maşraba büyüklüğünde
küçük bir hedefi koşar atla direğin altından geçerken vurmaktır. Hedefin
küçüklüğü, atış için ayrılan zamanın bir andan ibaret olması, nihâyet ok
atabilmek için her iki elin dolu dizgin giden bir at üstünde kullanıldığı
düşünülürse bunu yapabilmenin ne kadar mahârete, idmana ve kuvvete ihtiyâc
gösterdiği anlaşılır.
Uzun
mesâfeye atış müsâbakalarına gelince: Bunda da riâyet olunan bir çok esaslar
vardı:
1-Aranılan
ilk esas müsâbıklar arasında muâdelet şartı idi. Bunu te’mîn için
okçular dört sınıfa ayrılmıştı.
1-İhtiyarlar (emekli atıcılar).
2-Dokuzyüzcüler. (39)
3-Binciler.
4-Binyüzcüler.
Uzun
mesâfeye atış müsâbakalarına girebilmek için asgarî 900 gez mesâfeye ok atarak
(kabza almak) yâni (Lisanslı okçu) olmak şarttı. 1000 gez mesâfeye atabilmiş
olanlar Dokuzyüzcülerle, Binyüz geze atmış olanlar da bincilerle
atamazlardı. Her sınıfa dâhil olanlar kendi emsâli arasında müsâbaka
yaparlardı. Uzun mesâfe atışlarında ok, 80 gez aralıkla dikilmiş iki bayrak
arasına atılırdı. En ileri giden ok müsâbakayı kazanır. Fakat iki bayrağın
arasına düşmeyen yâni bayrakların dışına Çıkan oka itibar edilmezdi.
2-Atış
adedi sayılı idi ve gittikçe artan bir sıra ta’kîb ederdi:
İhtiyarlar:
beşer
Dokuzyüzcüler:
yedişer (40)
Binciler:
dokuzar
Binyüzcüler:
onbirer
ok
atardı. Binyüzcülerin koşusuna başkoşu da denirdi. Bu koşuya giren müsâbıklar
muayyen olan onbir ok üzerinden atış yaptıkları gibi sözleştikleri kadar da
atabilirlerdi.
3-Müsâbaka
ve öndül için ok atıldıkta, atanların cümlesinin yay ve oklarının müsâvi
olması, yâhut cümlesinin bir yayla ve aynı evsafta ok ile atmaları lâzımdı.
4-Dört
sınıfa ayrılmış olan müsâbıkların atacağı okların nevileri de muayyendi.
İhtiyarlar Azmayiş denilen okla, dokuzyüzcüler Heki ile binciler ve binyüzcüler
Peşrev cinsi okla atış yaparlardı.
Öndül
koymakta esâs bunu velâyet-i ammeyi hâiz olan devlet reisinin koyması idi.
Fakat bâzı şerâitle şahısların dahi öndül koyması câiz idi. Burada en çok
dikkat edilen nokta koşuların ve öndülün sporu teşvik edici mahiyetten
çıkmaması, kumar hâlini almaması idi. Meselâ iki kişi at, araba yarıştırmak
veyâ ok yarışmak murâd etseler ikisi birden öndül koyup hangimiz geçerse o
alsın demek memnu’ idi. Biri koşu koyup biri koymasa, koşu koyan geçerse vermez
kendinde kalır. Arkadaşı geçerse almak câiz olurdu. Müsâbaka üç kişi arasında
olur da ikisi öndül koyup biri koymazsa, öndülü koymayan geçerse öndülü alır,
öndülü koyanlardan biri geçerse öndül kendinde kalırdı. İki üç kişi arasında
böyle olduğu gibi daha fazla kimseler arasında da aynı usûl cârî idi.
Müsâbıklar kendi aralarında bahis tutuşup öndül koydukları gibi müsâbakaları
tertîp edenler de kazananlara verilmek üzere öndüller koyarlardı. Bu takdirde,
şerâiti uyarınca müsâbakaları kazananlara öndülleri verilirdi.
Nişana ok
atma müsâbakalarında diğer bâzı şartlar da vardı.
Meselâ:
Nişan uzak olup vurulması, yahut yakın olup da vurulmaması muhal olursa, yahut
puta münâsip bir mesâfede olup da bilâ-fâsıla yüz ok vurmak gibi mükâfat
verilmesi, muhâl bir şarta ta’lîk edilmiş ise yapılan mukâvele akdi batıl
sayılırdı. Mahâret sâhibi olan bir sporcu ile müptedînin mukâvelesi sahîh sayılmazdı.
Öndülün nev'i, akça ise miktârı ve iptidâ kimin atacağı müsâbakadan evvel
ma’lûm bulunmak lâzım gelirdi. Koşuda ekipler sıra ile ok atar ve her ekipte
bir hakem bulunup atıcıların ayaklarını ayak yeri denilen atış mahallinden
ileri bastırmamağa nezâret ederdi.
Atılan ok
çıkışta olan fesaddan dolayı hedefe uzak düşse dahi muayyen atış adedine mahsûb
edilirdi. Lâkin ok temiz bir çıkış ile yaydan kurtulup da yolunda giderken bora
gibi bir hava ârızasına uğrar, yâhut kuşa çarpar veyâ çıkıştaki şiddete
tahammül edemeyip de yolda paralanırsa sayılı olan atış adedine mahsûb
edilmeyip yerine bir daha atmak i’câb ederdi. Nişan atışlarında ok atılan
putayı, yahut sepeti rüzgâr yerinden kaldırıp başka bir yere getirse, hedefin
rüzgâr ile vardığı mahalle ok da varıp isâbet etse bu vuruş mu’teber sayılmaz.
Fakat ok, hedefin yerini değiştirmezden evvel durduğu yere konarsa isâbet vâkî
olmuş sayılırdı.
Uzun
mesâfe atışlarında olsun, nişan atışlarında olsun tesbît edilmiş daha birçok
esaslar varsa da bunların burada tafsîline girişmek mevzu’umuz dışındadır.
Arzettiğimiz i’zahat müsâbakaların tesbît edilmiş bir takım şartlar dâiresinde
muayyen (41) usullere uygun olarak
yapıldığını, hassasiyetle riayet olunan kaideleri, nizâmları ve kanunları
bulunduğunu göstermeğe kifayet eder.
Öndüllerin çeşitleri :
Müsâbakalarda
kazananlara verilen öndüller oldukça tenevvü arzederdi. Ağır kumaşlar,
ipekliler, şallar, hil'atler yâni çok kıymetli ve ağır elbiseler, koç, at, kısrak
gibi hayvanlar maddî ve manevî kıymeti haiz nevi eşya ve hâtıralar, yahut da
para kullanılan öndüllerin başlıcalarıdır. Târihte bu öndüllerden biri de insan
kanı olmuştur. Bu emsalsiz mükâfatı kazanan târihî şahsiyet meşhûr Türk sporcularından
Sinan Subaşı'dır. Sinan Subaşı Silifke dizdarı iken Karamanoğlu kaleyi almış.
Böyle kale verenleri öldürtmek zamanın hükümdarının mutadı imiş. Fakat kendisi
ok müsâbakalarında namdar ve Istanbul’da delikli kaya yıldız menzili'nde
1119,5 gez mesâfe ile menzil sâhibi yâni rekortmen olduğundan kanı menziline
öndül olarak ihsan edilmiş ve böylelikle mahkûm edildiği ölümden kurtulmuştur.
Sert ve kalın hedefleri delmek törenleri:
Ok
atışlarının üçüncü bir nev'i de zarp vurmak dedikleri atışdır. Bu atışta gösterilen
hüner demir veyâ tunçdan yapılmış safihaları okla vurup delmektir. Bu madenî
safihalara eski spor teriminde Ayna derlerdi. Ve maharetli atıcılar okları ile
bunların üste üste konulan bir çoğunu kolayca delerlerdi.
Zarp
vurmak denilen atışlar için de büyük merâsim yapılırdı. İlkin toplantı mahalli
ta’yîn edilir ve vilâyet hâkiminden izin buyurultusu alınırdı. Üstad atıcılar her
birine ok, yay, şeker, balmumu, hilâl ve tarak gibi haline münasip hediyeler
gönderilerek merâsime davet olunurdu. Halkta zevk ve sürür hasıl etmek için
zamanın (42) muzikası
(mehterhane) getirilir, sabah ve akşam bir sofra yemek verilirdi. Üç gün bu minval
üzere ziyafet ve ahenk edip ondan sonra zarp vurma atışlarına başlanırdı.
Merâsimde bulunacak ayan-ı vilâyetin seyir ye temaşaları için oturacak yerler
tertip olunur, eli ayağı, kılığı kıyafeti düzgün müstahdemler altın kâselerle
seyircilere gûnagûn içecek sunarlardı. Kemankeş Mustafa'nın Kavîsnâme’sindeki
tâbi’r veçhile “bunları bî-kusur ve lâ-küsur cümlesini hazır ve müheyya
eylemek” şarttı. Kemankeş Mustafa' nın bu eserinde 46 ve 47 nci sayfalarda
bulunan bâzı izahatı, husûsîyeti itibarile, aşağıya aynen iktibas ediyoruz:
“Vilâyet
hâkiminden izin buyurultusu alıp cemiyet olacak mahal ta’yîn oluna.
Mertebesince üstadlara berveçh-i hediye kimine yay ve kimine ok ve kimine şeker
ve kimine balmumu ve hilâl ve tarak gibi herkesin her birine ve haline münasip
hediyeler ihda olunduktan sonra filân gün filân mahalde cemiyetim vardır,
lûtfedüp teşrif buyurasınız diye davet eylemek gerektir. Ve halk-ı âlem zevk ve
sürür hasıl olmak için mehterhane getirip ve bir sofra yemek sabahda ve akşamda
anda yemek gerektir. Üç gün bu minval üzere ziyafet ve ahenk edip andan sonra
meydan ortasında (43) bir direk dikip uracak aynaları cendereye sıkdırıp ve
cendereyi ol direğe muhkem bend edesin ki asla hareket etmeye ........ ve nice
ayanı vilâyet ol mahalle gelip seyr ü temaşa etseler gerektir. Onun için
oturacak yerler tertip olunup mahbûbân-ı hûb rûyân zerrin kâseler ile gûnagûn
eşürbeler ulaştırıp bahşışlar alsa gerektir. Bunları
bî-kusur
ve lâ-küsur cümlesini hazır ve müheyya eyledikten sonra meydanın ortasına gelip......”
attığı oklarla yanyana sıkıştırılmış müteaddit madenî safihaları delecek olan
atıcı pehlivan (Okçu) mehterhane heyecanlı havalar çalarken hedefin karsısına
geçer, yayından şimşek gibi fırlayan oku ile aynayı vurur, okunun temren denen
demir ucu aynayı delip öte tarafından çıktığı zaman derin bir zevk ve takdir
ile merâsimi ve atışları seyreden halkın alkışları ortalığı kaplardı.
Sertleştirmek için temrenlere su verilirdi. Temrenin suyu yazın sert olması
kışın ise sert olmaması lâzımdır. Demir aynalara atıldığı zaman temreni ok
üzerine gayet sıkı tatbik etmek lâzım gelir. Tunç safihalara atıldığı zaman o
derece sıkı olmazsa da zarar vermez. Su verilerek tavlanan ve sertliği te’mîn
olunan demir temrenli oklarla demir aynalara yapılan atışlarda çok dikkatli
bulunmak gereklidir. Bu atışın tehlikesini eski müelliflerden Mustafa şöyle
anlatmaktadır: “Zarp okundan gayet sakınasın. Nice kimseleri kör etmiştir
(Kavisnâme).
Türklerle
meskûn her yerde bu gibi müsâbakalar ve atışlar asırlarca devam etmiştir. Edirne’li
Hasan Çelebi, Kânûnî devrinde yazmış olduğu risalede ok yay yapan veyâ kullanan
büyük şöhretlerin “iki evli köye kadar girmiş ve yayılmış” olduğunu tasrih
etmiştir.
Son
devirlerde 2nci Mahmut devrinde Istanbul Okmeydanındaki atışları seyretmek isteyen
Amerika elçisinin bir gün meydana geldiği ve büyük Türk şâiri Abdülhak Hâmid
merhumun büyük pederi Hekimbaşı Abdülhak Monla'nın kendisine refakat ederek
mihmandarlık vazîfesini ifa eylediği, o devrin ok atışlarını tesbît etmiş olan
Mustafa Kânî merhumun “Risâle-i Menzilân-ı Meydan” adlı eserinin 9uncu
sayfasında yazılıdır. İstitrâd kabîlinden kaydedelim ki Hekimbaşı Abdülhak
Monla da, oğlu Hayrullah Efendi de 900 geze ok atıp merâsimle kabza almış birer
kemankeşdir. Her ikisi de atıcılar sicillinde kayıtlıdır. Büyük şâir Abdülhak
Hâmid babadan babaya sporcu bir ailenin çocuğudur. (44)
.....
Orta ve
Şarkî Asya Türklerinde muhtelif vesîlelerle yapılan şenliklerde olduğu gibi
umûmî veyâ husûsî ma’tem merâsiminde de spor hareketleri ve millî oyunlar eksik
değildir.
Grodekov'un
Kırgızlar hakkındaki kitabında ölen erkeğin yıl dönümünde yapılan Beyge'ye
dâir i’zahat mevcut olduğu gibi (N. I. Grodekov, Kirgizi i Karakirgizi sır
-dariinskoy oblasti, Tom. I; Yuridiçeskiy bıt; Taşkend, 1885. Seyhan mıntakası
Kırgız ve Karakırgızları, Cilt. 1; Hukuk; hayat, S. 253-255.), Katanof'un Orta
ve Şarkî Asya Türk Kavimlerinde Defin A’yînleri hakkındaki kitabında da bu
bahse dâir malûmat vardır (N. P. Katanof, O pogrebalnıh obriyadah u Türkskih
plemen Tzentralnoy i Vosloçnoy Azii, Kazan. 1844, S. 24.).
Orta Asya
Türkleri’nde revacta olan ve Huday yolu denilen âdet de geniş spor
hareketlerine ve millî oyunlara vesîle olur. Huday yolu hayır yapmak
isteyenlerin umum için tertip ettiği ziyâfetlerdir. Bu gibi hayrat yemekler muhtelif
sebeplerle fakat yalnız bir maksatla yapılır: Tanrı’dan yardım, merhamet,
mağfiret ve ihsan dilemek, yahut da yaptığı ihsanlar için şükran arz
eylemektir.
Ölüleri
anmak, hastaların şifa bulmasına dua etmek için yapıldığı gibi ailede erkek
çocuğun dünyaya gelmesi, hasta akrabanın şifâyâp olması, mebzûl hasad ve sâire
gibi sebepler dolayısıyla da yapılır. Huday yoluna yapıldığı yerin ahâlisi kâmilen
dâvet edildiği gibi her gelen geçen de alakonur.
Huday
yolu ne kadar uzakta olsa çağıranın sesini duyup da gitmemek pek ayıp sayılır.
At yarışları, nişan atma müsâbakaları, pehlivan güreşleri, toylar gibi Huday
yolunun da başlıca hareketini teşkîl eder. Bunlar bittikten sonra da’vet sâhibinin
evinde misâfirlere yeşil Îran çayı ile şeker ve daha sonra pilâv, muhtelif Türkmen
yemekleri ikrâm olunur. Halk hânendeleri ve çalgıcıları çalgı çalar, şarkı söylerler.
Bakşılar şiirler okur.
Prof. A.
Samoyloviç, Göktepe avulunda ikâmeti esnâsında Kahşal avulunda yapılan bir
Huday yolunu görmüş ve müşâhedelerini Türkmen Oyunları eserinde tafsilâtlı
olarak nakletmiştir.
Türk’lerin
zinde ve hareketli hayatını yalnız son yıllardaki muharrirler ve müdekkikler
değil eski muharrir ve müverrihler de ehemmiyetle kaydetmişlerdir. Bunların
içinde dikkate son derece sayan olanlardan biri Câhiz'in bin yüz küsur senelik
bir târihe mâlik olan Fazâil-ül Etrâk risâlesidir. (56)
Câhiz
Türk’lerin iftihâra değer vasıflarını, huylarını, nasıl harp ettiklerini,
vücutlarını idmanla nasıl yetiştirdiklerini etraflıca anlatmıştır. Türk’lerin
kuvvetini, savletini, cesâretini o kadar kuvvetle tavsîf etmiş ve tebârüz
ettirmiştir ki kitabının bir yerinde Türk’lerin yiğitliği söylenirken onları
arslana benzetmenin abes bir hareket olduğunu bile zikretmiştir. (57)
Bir Arap
müellifinin Türk’ler hakkındaki bu târihî şahâdeti ayrı bir kıymeti ve
husûsîyeti hâizdir.
Câhiz'in
kitabından aldığımız bâzı kısımları aynen aşağıya dercediyoruz:
“Türkün
savleti şiddetli, azmi mekîndir. Atı hiç tetiğini bozmayarak düşman üzerine
alabildiğine gider. Düşmandan korku nedir bilmeyen ve sırası gelince hayatını
istihkâr etmekten kaçınmayan Türk, hayvanını böyle alıştırmıştır. Atını bir
defa çevirse bile at dönmez bilâkis dolu dizgin gider. Meğer ki birkaç defâ zorlasın.
Türk dönecek olursa da ölüm saçar. Çünkü ileri harekette olduğu gibi geri
dönerken dahi okuyla vurur ve kemendinden emin olunmaz (Eski Türk süvârilerinin
hücûmları kadar ric'atlarının da tehlikeli olduğunu, geri çekildikleri zaman
at üzerinde birdenbire geri dönerek kendilerine yaklaşan düşmana yağmur gibi ok
yağdırdıklarını başka müverrihler de kaydetmişlerdir.) Türk’ler ile mukayeseye değer bir ordu yoktur.
Harîcîlerin ve Arapların at sırtında iken ok atmaları zikre şayan değildir.
Türk ise at üzerinde iken vahşî hayvanları, kuşları avlar. Havaya atılan ok
hedeflerini, saklanmış olan av hayvanlarını, yere dikilmiş nişanları, uçan
yırtıcı kuşları, hayvanını dolu dizgin sağa ve sola, yukarı ve aşağı sevk
ederken vurur. Harîcîler hedefe gözünü uydurup bir ok alıncaya kadar Türk on ok
atar. Ârızalı yerlerde Türk, hayvanını harîcînin dümdüz yerlerde
sürebilmesinden ziyâde sürer. Türk’ün iki önünde ve iki arkasında dört gözü
vardır.
Hayvanlarından
birini dinlendirmek isterse yere basmadan diğerine geçer.
Sür'at
ile uzun zaman at üzerinde inkıtâsız gece ve gündüz beldelerden beldelere
varmak husûsunda Türkler harîcîler ile birdir. Şu kadar ki harîcînin hayvanı
Türk’ün atı kadar mütehammil değildir. Harîcî hayvanını yalnız süvârîler kadar
tedâvi edebilir. Türk ise bu hususta baytardan daha hazıktır ve istediği gibi
terbiye etmek için hayvanını kendi eliyle doğurtmuş ve taylığından beri kendi
büyütmüştür. Hayvanı daima kendisine tâbi’dir. Arkasından gelir. Kendi sıçrarsa
hayvanı da sıçrar. Türk eğer hayvanına ad takmış ise hayvan o adı bilir.
Türk’ün bütün müddet-i ömrünü hesap etsen yerde oturduğu günleri nadir
bulursun.
Türk diğer
askerler ile yola çıktığı vakit onlar on mil mesâfe kat edinceye kadar av
saydetmek için sağa ve sola ayrılarak dağların tepesine kadar gider. Yerde
yürüyen, saklanan, yere konan hattâ uçan kuşları avlar.
Uzun menzillerde herkesin yorulduğu, meşakkatin
şiddet kesb eylediği, artık hiç kimsenin ağzını açmağa mecâli kalmadığı, bir
taraftan da soğuğun şiddetinden herkesin donmak raddelerine gelip önlerindeki
yolun bitmesini beklediği zaman o dinçtir. Böyle meşakkatli ve imtidatlı
yürüyüşlerden sonra konağa varıldığı zaman herkesin iki ayağını ayırıp
oturduğu, hasta gibi inlediği ve rahatlanmak için kimi esnediği kimi dayanıp
yattığı sırada Türk, bunların yürüdüğünün iki misli yol yürümüş ve avlanmak
için onlardan ziyâde kendisini yormuş olduğu halde gözüne bir yaban merkebi
veyâ bir geyik ilişecek olsa hiç yol yürümemiş ve hiç yorulmamış, sanki bütün o
mezâhimi çeken bir başkası imiş gibi kemâl-i kuvvet ve şetâretle derhal avın
arkasından sıçrar. (58)
Eğer asker iki dağ arası dar bir vâdîde veyâ köprü
başında sıkışacak olursa Türk, atını mahmuzlayarak asker arasından geçip diğer
taraftan bir yıldız gibi doğuverir. Sarp bir geçitten geçecek olurlarsa
yürümeği bırakıp dağın doruğuna yükselir ve diğer bir mahalden dağ keçisinin
inemeyeceği korkunç yarlardan aşağıya sarkar ki sen Türk’ün kendisini nasıl bir
muhâtaraya ilka’ eylediğine ve birkaç defâ bu gibi mahallerden aşmış ve geçmiş
ise nasıl sağ kaldığına taaccüp edersin. Halbuki Türk dâimâ böyledir.
Türk’ler dâimâ hâl-i harptedir. Bu
mücâdele din ve mezhep için olmayıp hürriyet, istiklâl ve ganîmet içindir. Türk hürriyetini ve irâdesini kimseye
vermez.
Türk’lerin bünyeleri hareket üzerine müesses olup
durgunluk ve sükûnetle başları hoş değildir. Zekâ ve fıtnat sâhibi
olduklarından daima iş güç ile meşgul olmak isterler. Ruhî kuvvetleri bedenî
kuvvetlerine faiktir.”
Câhiz'in târih huzurundaki şahadeti
pek ehemmiyetlidir. Beden kuvvetlerini bu kadar methettiği Türk’lerin ruhî
kuvvetlerinin bedenî kuvvetlerine faikıyeti hakkındaki müşahede yukarıya
naklettiğimiz tavsiflerin en kıymetlisi ve en çok dikkati celbe lâyık olanıdır.
Bulundukları her yerde spora büyük
ehemmiyet veren Türkler Istanbul’u aldıktan sonra sporun her nev'ii orada da
birdenbire büyük bir inkişaf arz etmiştir.
Burada Atıcılık, Atletik sporlar ve
deniz sporları gibi atlı sporlar da büyük bir revaç bulmuştur.
Eski Istanbul’da muhtelif spor
nevilerinin yapıldığı yerleri gösterir bir haritanın çizilmesi spor târihimiz
bakımından önemli bir hâdise olacaktır.
Muhtelif târihî membalardan ve Topkapı
sarayındaki vesikalardan öğrendiğimize göre Istanbul’daki eski cirid
meydanlarından biri Topkapı sarayının deniz tarafında şimdiki cephaneliklerin
bulunduğu yerde idi. Bu meydanlığın önünde ve sahilde bulunan meşhûr İnciliköşk
öteki adiyle Sinanpaşa köşkü de büyük kayık yarışlarının yapıldığı ve
seyredildiği yerdir.
Burada 1579 milâdî târihine tesadüf
eden hicrî 999 senesinde yapılan kayık yarışları hakkında Selânikî Târihinde
oldukça izahat vardır (Selanikî Târîhi, S. 297.)
“..... ertesi gün ziyafette Vezir-i Âzam ve Vüzera-yı
İzam Hazeratının ve Yeniçeri Ağası’nın ve Rikâb-ı Hümayun ağalarının ve sair
ağaların kayıkları koşusu seyrine derya yüzüne âmme-i âlem temaşaya çıkub ve
öndüller konuldu. Yirmi beş kayıktan ileri gelüp öndül alan yine Vezir-i Âzam
kayığı dahi anın ardınca Serdar Ferhad paşa kayığı geldi ve dahi üçüncü gün
ziyafette kasr-ı şehriyarî önündeki kayık meydanında üstad cündî silâhşoran
zarb ve harbe dâir envai hünerler izhar eyleyüp gaza meydanının çapik-süvarları
ve arsa-i heyecanın dilirleri seyr ü temaşa olup hil'atler giydirilüp
nüvazişler olundu ve peremeler koşusu oldu....”
10. Resim Eski Atıcılar
Kurumu’na başkanlık edenlerden
Reîs-ül hattâtîn Hamdullah merhûma âit 911 Hicrî târihli menzîl taşı
Gerek
Orta Asya’da gerek Ön Asya’da, çok eski devirlerden beri, Türk’lerde avcılık
da çok ileri gitmiştir. Eski Türk’lerde büyük avların, garbın eski ve yeni
avlarıyla kıyas kabul etmeyecek kadar büyük ihtişamı vardı. Tazı ve zağarlarla,
şahin, doğan, sungur, tavşancıl, çakır gibi ava alıştırılmış türlü kuşlarla,
kemendle, okla, (61) sonraları tüfekle yapılan
bu avlara vaktiyle kadınların da iştirak ettiğini bâzı eski kayıtlardan ve
minyatürlerden anlıyoruz. Aslı Biritiş Müzesi'de bulunan bir minyatür
Hindistan’daki bir Türk Kraliçesi’nin at üzerinde alıştırılmış bir kuşla ava gidişini
göstermektedir.
Eski Türkler çocuklarının veyâ
torunlarının ilk defa avlanması münasebetiyle Şeylan veyâ Ceşn denilen büyük
ziyafetler tertip ederlerdi. Hakanların bu gibi vesilelerle verdikleri
ziyafetler pek parlak olurdu. Sigir namı verilen umumî avlar eski Türk
hayatında ehemmiyetli bir yer almakta idi.
Oğuz Han Efsanesi’nin İslâmî ve gayr-i
İslâmî şekillerinde avlar büyük bir mevki işgal eder (Prof. M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatının Menşei, Millî Tetebbular
Mecmuası, 2nci cild, 4üncü Sayı, S. 35.).
Cengiz'in, Timur'un ve Yıldırım
Beyazıd'ın avları pek meşhûrdur. Bu umumî avlar Cengiz'den ve Timur'dan sonra
da asırlarca devam etmiş ve tafsilâtı müverrihler tarafından kemal-i tantana ve
tekellüfle zapt ve hikâye edilmiştir. Umumî avları şeylan=şölen denilen büyük
ziyafetler takip ederdi.
Cüveynî Târih-i Cihanküşâ’da Cengiz'in
av merâsimini etraflı bir surette anlatmıştır (Cüveynî,
Târih-i Cihanküşa, Gibb neşri, Leyden 1911, metin 19-20. Ve Cüveynî'den naklen
Prof. M. Puad Köprülü, Millî Tetebbular Mecmuası, 2nci cild, 4üncü Sayı, S.
35-37.). Eski Türk avlarının azametini ve
Cengiz yasasında umumî avlar hakkında mevcut olan ahkâmı anlatan bu satırları
Türkçe’ye çevirerek buraya naklediyoruz :
“Ve av işine ehemmiyet vermiş
«Avlanmak asker emirlerine yaraşır. Zira silâh erlerine, mukatele edenlere
avlanmayı öğrenmek mutlaka lâzımdır. Avcılar bir ava rastladıkları vakit ne
suretle avlarlar, ne tarzda saf çekerler, adamların azlığına, çokluğuna göre
bir avı nasıl ortaya alırlar. Bütün bunların öğrenilmesi gerektir. Ava hareket
edecekleri vakit nerede bulunduğunu anlamak için adamlar göndererek avın
çokluğunu, azlığını tahkik ederler. Asker işleriyle uğraşmadıkları zaman daima
avla meşgul olmaları lâzımdır.
Bundan maksat yalnız avlanmak olmayıp
ava alışmaları, ok atmağa ve meşakkate idman etmeleridir» demiştir.
Han büyük bir ava gideceği vakit
avlanma zamanı kışın ilk mevsimine tesadüf ederse ferman vererek civardaki
konaklarda bulunan ve etraftaki ordularda olan askerlerin ava hazırlanmalarını
emreder. Ferman mucibince askerin her on neferinden birkaçı ava hareket eder.
Nerede avlanacaklarsa ava gereken silâh ve saireyi ona göre hazırlarlar.
Askerin sağ ve sol cenahıyla merkezini tanzim ederler ve kumandasını büyük
emirlere tefviz ederler. Hatunlar, cariyeler, giyim ve yiyimle yola düşerler.
Avın bulunduğu yeri bir aylık, iki aylık, üç aylık yoldan kuşatırlar ve avı
yavaş yavaş sürerler. Halkadan dışarı çıkmamasına dikkat ederler. Eğer ansızın
bir av aradan kaçarsa bunun sebebini en cüzî teferruata varıncaya kadar sorup
soruşturarak, bin, yüz ve on kişilik asker takımlarının zabitlerini döverler.
Çok defa öldürdükleri de vakidir. Terke dedikleri safın düzlüğüne dikkat
etmeyerek bir (63)
adım ileri veyâ geri bulunan kişiyi te’dip
hususunda çok ileri giderler, bunu ihmal etmezler. İki üç ay bu suretle av
hayvanlarının sürüsünü sürerler. Hanın huzuruna elçiler göndererek av
ahvalinden ve avlanacak hayvanların azlığından, çokluğundan haber verirler.
Nereye vardı? Nereden kaçtı? Bütün bunları bildirirler. Halka daralıp iki üç
fersah miktarı yaklaşınca ipleri birbirlerine ulayıp kementler atarlar. Asker
çevrede omuz omuza dayanıp dururlar. Dâire içinde muhtelif hayvanlar feryada
ve bağrışmaya başlarlar. Yırtıcı hayvanların çeşitlileri coşar, köpürürler.
Adeta kıyamet zuhur etti sanılır. Arslanlar
yaban eşekleriyle bağdaşır, sırtlanlar tilkilerle uzlaşır, kurtlar
tavşanlarla nedim olur. Halkanın darlığı gayetle azalıp hayvanların dönüp
dolaşması imkânı kalmadığı zaman evvelâ han, yakınlarından birkaç kişi ile
meydana çıkıp bir saat kadar ok atar ve avlanır. Yorulunca hanzadelerin de
gelerek avlanmaları ve sırasıyla büyük rütbeli kumandanlar ve zabitlerle
halkın gelerek avlanmaları için terkenin içinde bulunan yüksek bir yere konar,
birkaç gün bu suretle avlanılır. Av hayvanlarından birkaç tane yaralı veyâhut
sınık hayvandan başkası kalmayınca ihtiyarlar şefaat yollu Hanın önüne gelerek
dua edip geri kalan hayvanların bağışlanmasını rica ederler. Bunun üzerine su
ve otlağa en yakın olan yerden onlara yol verirler. (64)
Bütün avlanan hayvanları bir araya toplarlar. Eğer
sayılmalarına imkân yoksa yalnız yırtıcı hayvanlarla yaban eşeklerini saymakla
iktifa ederler. Bir dost hikâye ederek dedi ki kağanın zamanında (yâni
Cengiz'in oğlu Oktay Kağan’ın zamanında) bir kış bu suretle avlandılar. Kağan
bakıp eğlenmek üzere bir tepenin üstüne oturmuştu. Her çeşitten hayvanlar onun
tahtının önüne yüz tutup tepenin altında tazallüm eder gibi bağrışmağa
başladılar. Kağan bütün hayvanların bırakılmasını, onlara ilişilmemesini ferman
buyurdu ve emri yerine getirildi....
Cengiz Hanın yasasında büyük avlar
için şu hükümler mevcuttu: Ordudaki neferlerin idmanlara devamını te’mîn için
her kış büyük bir av tertip edilecektir. Bunun için Mart ve Teşrin-ievvel
(Ekim) ayları arasında geyik, karaca, dağ keçisi, tavşan ve bâzı kuşları
öldürmek memnudur.”
Cengiz ailesinde görülen umumî av
merâsimi Timur saltanatında da bütün haşmetiyle devam etmiştir. Timur'un avları
hakkında İbn-i Arabşah'da mevcut olan izahat Cüveynî'nin verdiği malûmata pek
benzer (İbn-i Arabşah, Acaib-ül makdur, Mısır
tab'ı, S. 219. ve ondan naklen Prof. M. Fuad Köprülü, Eski Türk Edebiyatının
Menşei, Millî Tetebbular Mecmuası, 2nci Cild, 4üncü Sayı, S. 37.).
Selçuklu’larda Çöğen (modern
tâbi’riyle Polo) denilen top oyunuyla umumî avlar çok rağbet bulmuştu. İbn-i
Bibi'de bu hususta kâfi tafsilât mevcuttur. Osmanlı’ların ilk devirlerinde
Selçuklu’lardan iktibas edilmiş bir an'ane, seklinde yine bu umumî av merâsimi
görülür. Yıldırım Bayazıd'ın Niğbolu’da aldığı Avrupalı esirlere muhteşem bir
av seyrettirmesi ve Timur ile muharebe etmeden evvel onu istihkar kasdıyla
ordusunu sürgün avıyla iştigal ettirmesi meşhûrdur.
11. Resim Eski kemankeşlerden Tâhiroğlu
Mehmed Ağa’nın 1208 Hicrî târihli mezar
taşındaki Ok-Yay süslemesi
Yıldırım'ın Timura karşı icra ettiği av hakkında (Hammer
Tercümesi, cild. 2, S. 62) ve Niğbolu'daki muhteşem av hakkında da (Hammer
Tercümesi, cild. I, S. 288) de tafsilât vardır.
Niğbolu avına dâir olan malûmatı
ehemmiyetine binaen aynen naklediyoruz:
“Ziyade av meraklısı olan Bayazıd,
asil mahbusları iade etmezden evvel kendilerini bir doğan avına götürdü. 7000
doğancı ve 6000 sekbandan aşağı olmayan maiyet-i halkının ihtişamıyla ile
onlara hayret verdi. Av köpeklerinin arkasına ipekli örtüler ve parslara
mücevherli tasmalar konulmuştu. Bayazıd'ın saltanatından beri doğancılar
padişahın sayd takımını teşkil ediyordu. Dörde munkasem idiler. Asıl
doğancılar, çaylak avcıları, akbaba avcıları, atmaca avcıları. Sekbanlar
muahharen yeniçerilere ilhak olundu. Üç alay samsuncu, zağarcı, turnacı dahil
olmamak üzere sekbanların mecmuu 33 alaydı. Bu alayların dört büyük zabiti
bizim zamanımıza kadar yeniçeri ağalarının maiyetinde en büyük zabit idiler.
Osmanlı’ların almış oldukları efkâra göre büyük zabitler av hizmetlerinden
müstaar unvanlarla iktisab-ı necabet ederler; nasıl ki küçük yeniçeri zabitleri
de matbah hizmetlerinden me'huz unvanlarla. Şu garabetin sebebi Asya’lıların
ezmine-i kadimeden beri yerleşmiş fikirlerince, sayd muharebenin en güzel misali
olduğu gibi, yiyecek de kavganın en mühim levazımından biri bulunmasından
ibarettir.”
Yeniçeri teşkîlâtında sekbanlar ehemmiyetli bir
mevki sâhibi idiler. Yeniçeri Ocağı: Yayabeyler, Bölüklüler, Sekbanlar
namlarında üç kısımdan terekküp ederdi. (66)
Yayabeyler birden yüzbire kadar 101 ortadan,
Bölükler de birden altmışbire kadar tadad olunmak üzere 61 ortadan ve Sekbanlar
dahi birden otuz dörde kadar numaraları haiz olmak üzere 34 ortadan teşekkül
edip Yayabeylere Cemaat ve Bölüklülere Ağa Bölükleri yahut sadece Bölük ve
Sekbanlara galat olarak Seymenler dahi denilirdi (Mahmud
Şevket, Osmanlı teşkîlât ve kıyafet-i askeriyesi, 1nci Cild, S. 3.).
Sekbanlar 65 inci cemaati teşkil ediyorlardı. “Bunların neferatı ziyade olmakla
beyinlerinde bir azim erkân vazedip Sekbanlar kethüdası ve katibi ve başçavuşu
ve neferatına 34 oda ta’yîn edip”
(Levâmi’-ün nûr fî zalemet-i atlas-ı münevver, Istanbul,
Üniversite Kütüphanesi, 4-1527) ayrı bir sınıf teşkil
eylediler.
Levâmi’-ün nûr’da Sekbanların adları
hakkında şu izahat vardır:
“Sebeb-i tesmiye-i Sekban:
Fatih Sultan Mehmet Han şikâra mail
olmakla ol asırda olan Yeniçeri ağasını davet edip kendi ile şikâra çıkmağa
yarar muallem tazılar beslemek lâzımdır diyor. Yeniçeri yoldaşlardan bir bölük
tazı beslemek için sekbanlar ta’yîn ettiler ve bunlar için başka sekbanlar
fırını icad edip üzerine ondört akça ile bir ekmekçibaşı eylediler. Bu fırını
Ayasofya kurbinde bina ettirip ve hünkâr ile av olurken şikara tazı
yetiştirmeğe adam lâzım olunca neferatıyla
sekban ta’yîn ederler. Bu ekmek bunlar içindir. Amma haliya gayriye
sirayet etmiştir. Bu sekban başının cümle korular taht-ı zaptındadır.”
Yeniçeri teşkîlâtında 68inci cemaat Turnacılar, 71inci cemaat de
Samsunculardı.
Avcılık Anadolu’da ve Rumeli’nde asırlarca Türklerin
en mühim sporu olmuştur. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'nde tetkik eylediğimiz
kayıtlardan (Cebi hümayun defterleri, Fiş No. 529.)
avcılığın gerek payitahtta gerek taşrada bir teşkîlâta tâbi’ olduğunu, Ankara,
Çankırı ve Bolu avcılarının teferrüd eylediğini öğrenmiş bulunuyoruz. Vurulan
avlardan pastırma yapılarak bunun hükümdara gönderilmesi bir âdet hükmünde uzun
zaman devam etmiştir.
Avcılar arasındaki eski an'anelerden birinin de
“Kılkuyruk” takdîmi olduğunu ve buna mukabil 1001 çil akça ihsân edilmesi mûtâd
bulunduğunu yine bu kayıtlardan öğreniyoruz. Bu defterlerde
“... Evvel bahâr-ı huceste âsâr müjdecisi kılkuyruk arz
olundukta....” gibi kayıtlara sık sık rast gelinir. Kılkuyruk bir nevi yaban
ördeğidir.
Türk târihinde büyük yeri olan avcılık
bugün de yurtta en çok yayılmış sevilmiş bir spordur. Köylerimizde uçara,
kaçara atmayan erkek hemen yok gibidir. (68)
12. Resim 16ncı Yüzyıl’da Istanbul’da bir
at koşusu sahnesi... Şehinşâhnâme, Topkapı Sarayı Müzesi, 200 Nu.

Açıklama: Yazı içinde kırmızı parantez
içine alınmış yine kırmızı renkli sayılar, anılan kitabın sunulan sahifelerine
âit numaralardır.